İncirlikHava Üssü yönetimi ve denetimi TSKda olan NATOnun önemli bölgesel bir depo üssüdür Aynı addaki semtiyle birlikte Adana Metropoliten alanı içinde kentin doğu yakasında kalan üs Akdeniz'e 56 km uzaklıktadır Dış bağlantılar İran Farsça resmî adı İran İslam Cumhuriyeti Farsça Jomhuri-ye Eslāmi-ye Irān Güneybatı Asyada ülke Güneyde Fars Körfezi ve Umman
Oryantalizm 19. yüzyılda gelişen ve Doğu toplumlarının kültürlerinin, dinlerinin, dillerinin ve tarihlerinin incelenmesi anlamına gelen Batı kökenli ve Batı merkezli araştırma alanlarının tümüne verilen isimdir. 19. yüzyıl ortasında özellikle de Fransız yazar Theophile Gautier’nin yazılarıyla, bu kavram Doğu dünyasını konu alan bir resim türü için
Mevlânave Divan Şairleri. Doç. Dr. Osman HORATA* Özet. 13. asır Anadolu coğrafyasının ortaya çıkardığı önemli şahsiyetlerden biri olan Mev lâna, Turk sufîliğinin temellerini atan büyük mutasavvıflardan biridir. Onun tasavvufî görüşleri üzerine kurulan Mevlevîlik, Osmanlı İmparatorluğunun siyasî ve sosyo-kültürel hayatında önemli bir rol oynamıştır.
DivanEdebiyatı nedir ? Tarifi ve Adlandırılışı. Türk edebiyatının umumi gelişimi içinde, nazarî ve estetik esaslarını İslâmî kültürden alarak meydana gelen ve özellikle örnek
türkedebiyatında 1951-61 yıllarında edebi eleştiri. türk edebiyatında 1951-61 yıllarında edebi eleştiri. doc zz. Log in ; Registration ; Explore . ×. türk edebiyatında 1951-61
Vay Tiền Nhanh Ggads. Doç. Dr. İbrahim KAVAZ Giriş Divan edebiyatı, asırların oluşturduğu bir kültürün mirasıdır. O, zamana direnmiş, anlaşılmayı beklemiş, eskimeyen yeni olabilmenin mücadelesini vermiş bir edebiyatın adı olmuştur. Divan şiiri, zaman içerisinde ortak bir kültür dili meydana getirmiş, sadece kelimelerin mânâlarıyla değil, ifâdenin usâresi mahiyetinde olan estetik tarafıyla insanları birbirine bağlamış, bir o kadar da ortak duyuş ve düşünüş tarzının aracı olmuştur. İnsanlar anlamasalar da ondan haz duymuş, şâir içinden gelen sesi kelimelere dökmüş, onunla duygulanmış ve aynı hazzı o iklimin fertlerine yaşatabilmiştir. Psikolojik çöküntüler duyguyu kaybettirince, sesler estetik hazza dönüşmemiş ve söz güzelliğini kaybetmiştir. Divan edebiyatının gücünü kaybetmesi, bir değil birçok sebebe bağlanabilir. Bunda, şâirlerin olduğu kadar, toplumda meydana gelen rûhi çöküntü ve çözülüşün hayata yansımasının da payı vardır. Olayı hangi açıdan ele alırsak alalım, netice değişmeyeceğine göre, bizim için bugün önemli olan, gelecek açısından bundan çıkaracağımız derslerdir. Rûhi çöküntü yahut çözülüş, toplumsal dinamizmi yok eder. İlgisiz ve tepkisiz bir toplum, tarihiyle yüzleşmekten kaçtığı gibi, kendisiyle yüzleşmekten de korkar hale gelir. Hayatın hemen her alanında, sosyal ve siyasal yapıda neler kaybettik veya neler kazandıysak, edebî ve kültürel alanlarda da kayıp veya kazançlarımız aynı düzlemdedir. Bunları toptan olumlu yahut olumsuz görmekle bir sonuç elde edemeyeceğimiz açıktır. Dolayısıyla Divan edebiyatının zayıflaması yahut kendi kendini tekrardan öte bir açılım sağlayamaması on dokuzuncu yüzyıl Türk edebiyatının temel meselelerinden birini teşkil etmektedir. Yeni ve farklı bir sesin peşinde olan sanatkâr, arayışını sürdürmekte, içten dışa doğru yönelmektedir. Bu yönelişin, siyasi bir karar olan Tanzimat Fermanı’yla eş zamanlı oluşu, edebî değişim fikrini ortaya çıkarmamış; belki var olan bu düşüncenin gelişmesine zemin teşkil etmiştir. 1. Yenileşme Döneminde Edebiyatla İlgili Çalışmalar Türk edebiyatı, Tanzimat’tan yirmi yıl sonra yenileşme sürecine girmeye başlar. Bu dönemde edebî faaliyetler, yeni türlere yöneliş ve edebiyat tarihi çalışmalarıyla dikkati çeker. Diğer taraftan batı edebiyatlarına yönelme, tercüme ve telif eserlerle sürdürülür. Tanzimat Dönemi yazarı birbirinden farklı birkaç hususu birlikte düşünmek zorundadır. Bir yandan, yeni tanıdıkları ve kendileri için önemli bir kaynak olarak gördükleri Batı’ya ait eserleri bilmek ve tercüme faaliyetleriyle onları Türk okuyucularına tanıtmanın yanı sıra, yeni edebî türlerin benzerlerini ortaya koymak, diğer bir ifâdeyle, edebî mahiyette sanat eserleri kaleme almak durumundadırlar. Bu yönüyle baktığımızda, Tanzimat’tan Servet-i Fünûn edebî hareketinin teşekkülüne kadar edebiyata yönelenler, sanatkâr, edebiyat tarihçisi ve edebiyat tenkitçisi olarak üç ayrı alanda çalışmalarını sürdürmüş; dil dahil, edebiyatın hemen her alanında yazılar yazmış, değişik konularla aynı zamanda ilgilenmek durumunda olmuşlardır. Bu, onların yetkin kişiler olduklarını göstermekle berâber, devrin özelliğinin ve sahanın işlenmemiş olmasının bir sonucudur. Tanzimat Dönemi yazarlarına dair değerlendirmelerde bulunan birçok araştırmacı, “hemen her konuya, aynı zamanda iştirak ederlerdi…” şeklinde ifâde ederler. Onlar karşılarında boş bir alan bulmuşlardır. Daha önce, edebiyat denildiğinde akla sadece şiir gelmekte idi. Edebiyat tarihi çalışmaları, metin incelemeleri bulunmadığı, “şerh-i mutûn” denilen çalışmalar sadece şiire has ve bilinen kurallar çerçevesinde idi. Edebî türler olmadığı için, tarih, eleştiri ve mukayeseli edebiyat çalışmalarının, her birinin farklı olduğu düşünülmüyordu. Tanzimat yazarları, Batı’da bulunan edebi alanlara yönelirken, yeni ve bizde bulunan metinlerden farklı edebî eserlerle karşılaştılar. Fransız edebiyatındaki gelişmeler, bütün Avrupa edebiyatlarına öncülük etmekte idi. Fransızca, Tanzimat aydınının Batı’ya açılmada tek kaynağı olduğu için, ilk elden müracaat kaynakları bu dildeki metinlerdir. Batı’da buldukları edebî malzemenin tanınması ve Türk okuyucusuna ulaştırılması için gayret gösteren isimlerin başında Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi gelmektedir. Her ikisi de Batı’da var olan edebiyat türlerinin bizde de bulunması ve kabûl görmesi için gayret gösterdiler. Bu yazarlarımızın yaptıkları çalışmalardan ve anlayışlarından daha sonra bahsedeceğiz. Şiirin dışındaki türler, hikâye, roman ve tiyatro, Batı’dan alacağımız ve okuyucumuza tanıtacağımız önemli metinlerdir. Dil, üslûp ve ifâde tarzıyla eskiden ayrılan bu türleri Türkçeye aktarmak yahut benzerlerini yazmak için, yeni bir dil ve anlatıma ihtiyaç bulunmaktadır. Bundan dolayı Tanzimat Dönemi’nin başında yer alan yazarlarımız, ilk olarak dil, üslûp ve tarzı yenilemenin gerekliliğini gördü ve faaliyetlerini bu yönde yoğunlaştırdılar. Edebiyata, estetik bir değer olmanın ötesinde, bilimsel bir alan olarak da bakmak için, edebiyat tarihi çalışmalarının dışında, tenkit ve mukayeseli edebiyat araştırmalarının yapılması gerekmektedir. Mukayeseli edebiyat yapılabilmesi için edebiyat tarihi ve edebî tenkit çalışmalarının belli bir seviyeye ulaşması, hatta tamamlanması gerekmektedir. Bizde edebiyat tarihi çalışmalarının tamamlanmadığını, eleştirinin henüz başlangıç seviyesinde olduğunu, karşılaştırma çalışmalarının ise ciddi anlamda başlamadığını söyleyebiliriz. Zira, karşılaştırmalı çalışmaların yapılabilmesi için, edebiyat tarihi araştırmalarının, bütün dönemleri içerisine alacak şekilde tamamlanması, tenkit metinlerinin belli bir seviyeye ulaşması, hatta teorik konuların bize özgü bir tarzda geliştirilmesi, metin incelemelerinin geniş bir yelpazede ortaya konulması gerekmektedir. Karşılaştırma, bu safhaların aşılmasından sonra ele alınabilecek bir faaliyet alanıdır. Edebiyatta tenkit fikrinin doğması, gelişim ve yeni alanlara açılımda en önemli etkendir. Edebî Tanzimat’la beraber bu anlayış, farklı alanlarda ve değişik amaçlar için kullanılmakla birlikte, ileriye yönelik umutları daima içerisinde bulundurmuştur. Hukûk ve siyaset alanlarında sınırlı konuşma hakkı olan Tanzimat aydını, edebiyatta daha serbest ve rahat bir tartışma imkânı bulabilmiştir. Devrin şartlarına göre yoğun bir yazı faaliyetine yönelen aydınlar, her türlü meseleye birlikte iştirak etmiş, değişik konularda farklı görüşleri aynı yayın organının farklı sayfalarında ortaya koymaktan çekinmemişlerdir. Böylece, eski ve yeninin yahut Doğu ve Batı’nın farklı görüşleri birlikte okuyucuya sunulmuştur. Bu durum bir karışıklık değil, her türlü konuda, değişik fikir ve düşüncelerin yanyana tartışılmasına duyulan ihtiyacın bir yansıması olarak da görülebilir. Yenileşme döneminde edebiyatımızda yeni alanlar ortaya çıkar. Türlerin çoğalmasının dışında, zevk ve anlayışlar değişmeye başlar. Edebî metne bakış, yeni ve farklı anlayışlar çerçevesinde değişiklik gösterir. Tanzimat birinci dönem edebiyatında Batı’ya yöneliş temel prensip olarak ön görülmüş. Buna mukabil ikinci dönem, yönelişle beraber arayışın ve sorgulamanın öne çıktığı bir dönem olarak dikkatimizi çekmektedir. Tanzimat ikinci döneminden iki isim Recaîzâde Mahmut Ekrem ve Muallim Nâci. Bunlar, Yenilik dönemi Türk edebiyatının gelişmesinde, değişik fikirlerin karşılıklı olarak ortaya konulmasında, eski-yeni tartışmalarının başlamasında ve bütün bunların ötesinde, edebiyat üzerine düşünme bilincinin gelişmesinde önemli iki isimdir. Fikirde, anlayışta ve duyuş tarzındaki zıtlıklar, sağlam bir edebiyat zemininin oluşmasında faydalı olmuştur. Bundan dolayı, Recaîzâde Mahmut Ekrem ve Muallim Nâci’nin edebiyat, özellikle şiir hakkındaki görüşlerinin analizini ve karşılaştırmasını yapmak, sonuçlarını tartışmak, bizi edebiyattaki yenileşmemizin yönünü belirleme konusunda daha net tespitlere götürecektir. Muallim Nâci, Tercüman-ı Hakikat gazetesinin edebiyat sayfasını yürütmeye başlamadan önce İstanbul’un dışındadır. O, gönderdiği şiirleriyle edebiyat çevrelerinin dikkatini çekmiş, kendinden söz ettirmeye muvaffak olmuştur. Yeniliğin öncülerinden olan Recaîzâde Mahmut Ekrem bile beğenmiş, yazılarında yeni tarza örnek olarak ondan alıntılar yapmıştır. Muallim Nâci’nin 1980-1990 yılları arasında, yeni tarz şiirin güzel örneklerini vermiş olduğunu söyleyebiliriz. Muallim Nâci, genç yaşta çok okumuş, kendi kendini yetiştirmiş, her okuduğundan bir eser çıkaracak ölçüde edebiyatla güçlü bağlar kurmuştur. 1983’ten itibaren tamamen yazarlık mesleğini tercih eden Nâci, yazmakla kalmamış, gazetenin edebiyat sayfasını yeni nesillere açmış, bir tür edebiyat mektebi oluşturmuştur. Edebî türlerin hemen bütününe birlikte iştirak eden şâir, metin tenkidi ve edebiyata dair yeni görüşler ortaya koyarak, değişme ve gelişmenin hızlanmasında etkili olmuştur. Edebiyatın tarifinden başlamak üzere, hemen birçok konu gündeme gelmiş, değişik kişilerin yazılarıyla, ister istemez farklı görüş ve anlayışların tartışıldığı bir sürece girilmiştir. Muallim Nâci’nin edebî konulara yaklaşımı ile Recaîzâde Mahmut Ekrem’in Batı’dan aldığı veya o bağlamda geliştirdiği yenilikçi görüşlerinin zaman zaman birbiriyle çatışması kaçınılmazdır. Nitekim, fikri çatışma şahsî boyuta, hatta duygusal zıtlıklara kadar varmış ve birbirlerini hedef alan, kişisel saldırıları içeren yazılar ortaya çıkmıştır. Bu yazılar çerçevesinde, edebiyatımıza tesir eden, hatta edebiyatımızın Batılılaşmasında etkili olan edebî metinlerin ve edebiyata dair düşüncelerin yenileşmeye tesirlerini ele almak sûretiyle konuya açıklık getirmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz. Tanzimat’tan sonra yönünü Batı’ya çeviren Türk aydını, “çağdaşlaşma” ve “medeniyetçilik” anlayışını aynı çerçeve içerisinde değerlendirir. Mensubu bulunduğu Doğu kültür ve medeniyetinin dışındaki hayat tarzı aydınımızın dikkatini ve ilgisini çeker. Tanzimat Fermanı’nda ana çizgileri belirtildiği gibi, adlî, askerî ve malî alanlardaki değişiklik arzularını dile getirmenin yanında, bütün bunların gerçekleşmesi için, yeni ve farklı kurumsal yapılanmaya ihtiyaç olduğu, yönetimin hemen her kesiminde görev yapanların ortak düşüncesidir. Şunu da belirtelim ki, Osmanlı Devleti’nde yenileşme fikri, Tanzimat Fermanı’ndan çok önce var olduğunu, birtakım girişimlerde bulunmanın ihtiyaçlara bağlı olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Nitekim, İkinci Mahmud’un bu yönde hazırlıklara giriştiğini tarihçiler belirtmektedir. İkinci Mahmud, öncelikle kurumsal değişikliğe önem vermiş. Mustafa Reşit Paşa’ya müesseselerin Batılı tarzda yeniden yapılandırılmasıyla ilgili olarak yaptığı tavsiyeleri, onun değişime verdiği önemi göstermesi bakımından dikkate alınması gerekmektedir. Yenilik istemek, değişim arzusunu yansıtmaktadır. Bu arzunun açığa çıkmasında ise daha iyi bir gelecek düşüncesi bulunmaktadır. 2. Yenileşme Dönemi Edebiyat Çevreleri Tanzimat birinci dönem edebiyatçıları Şinasi, Ziya Paşa ve Namık Kemal, edebiyatı toplum konularına yönelme, halkın problemlerini ele alma ve gündeme taşımanın vasıtası olarak görmüşlerdir. Edebiyatın halka açılması, halkın anlayacağı bir dil ile yazılması demektir. Dolayısıyla yeni bir edebiyat yeni bir dil anlayışını da beraberinde getirmiştir. Batılılaşma yahut yenileşme, sosyal ve siyâsi alanda,Tanzimat Fermanı’ndan alınan güçle devam ettirilirken, kültürel ve edebî yenileşme, devrin şartlarından doğan bir değişim ve yenileşme hareketi olarak karşımıza çıkar. Tanzimat birinci dönem yazarlarının dil ve edebiyatla ilgili yenileşme çalışmalarını üç alanda topladıklarını görüyoruz Halkın anlayacağı bir dil ile yazmak. Türk edebiyatının ihtiyacı olan temel kaynakları kaleme almak. Batı edebiyatlarında var olan, fakat bizim edebiyatımızda bulunmayan edebî türlerin benzerlerini ortaya koymak ve Batı edebiyatından örnek tercümeler yapmak. Halkın anlayacağı bir dil ile eserler yazmak, halka yönelme hareketini de beraberinde getirmiştir. Edebiyatta sosyal fayda prensibini esas alan ilk dönem Tanzimat aydınlarının bu anlayışları, dilin sadeleşmesi gerektiği fikrini de beraberinde getirmiştir. Nitekim Şinasi, “…Giderek, umûm halkın kolaylıkla anlayabileceği mertebede, işbu gazeteyi kaleme almak…”[1] derken, Ziya Paşa, Türk nesrinin gelişmediğini, Türk şiirinin de saz şâirlerinin söyledikleri şiirler olduğunu, hatta Divân şiirinin bizim olmadığını söyleyecek ölçüde olayı farklı yöne götürür.[2] Yeniliği dil ile beraber ifâde ve duyuş tarzında arayan Namık Kemal, Batı’daki edebî türlere yönelmenin yanında, lûgat, edebiyat tarihi, dil bilgisi ve antoloji gibi önemli eserlerin kendi dilimizde yazılmasının, edebî gelişmemizin temel şartı olduğunu özellikle vurgulamıştır.[3] Namık Kemal yeniliğin sistematik bir şekilde geliştirilmesinden yanadır. Türkçe temel eserlerin yazılmasını ve dil bilgisi kaidelerinin dilimizin yapısına uygun bir şekilde oluşturulmasını, edebî yenileşmede iki önemli unsur olarak görür. Dilin Türkçeleşmesi ve Türkçenin kendi yapısına göre gramerinin ortaya konulması, halka yönelme ve halkı bilgilendirme anlayışına paralel olarak gelişmiştir. Batı’dan yapılacak tercümeler ve Batı’ya ait edebî türlerin benzerlerini ortaya koyma anlayışını, eser ve fikir yazılarıyla gündeme taşıyanlar arasında özellikle Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi’yi belirtmek gerekir. Namık Kemal, yukarıda bahsettiğimiz iki hususta olduğu gibi, bunda da sistemli bir çalışma ortaya koymuş. Gerek roman ve tiyatro, gerekse bu türler hakkındaki değerlendirmeleriyle kendinden sonrakiler üzerinde öncü rolünü devam ettirmiştir.[4] Ahmet Mithat Efendi, çağdaşları gibi edebiyatı halka yaklaştırmanın gereği üzerinde dururken, aynı şekilde onu halkı aydınlatma ve bilgilendirmenin bir aracı olarak görür. Dolayısıyla o da, roman ve benzeri anlatıma dayalı türlere sosyal fayda açısından yaklaşır ve halkı eğitmenin roman yoluyla daha kolay olabileceğini savunur. “Romanı bir halk okulu olarak gören Ahmet Mithat, bu okulda daima iyi ve güzel şeyler öğretmeye özen göstermiştir.”[5] Bu hususta şunu belirtebiliriz ki, edebî yenileşmenin hazırlık safhasında yer alan yazarlarımız, yaptıkları çalışma ve ortaya koydukları görüşleriyle, edebiyatı sosyal fayda prensibiyle birleştirmiş; toplum meselelerini gündeme getirmeyi edebî eserin amacı olarak görmüşlerdir. Eski edebiyatı eleştirme ve yeni bir edebiyatın çerçevesini oluşturma hususunda, zaman zaman birbirlerine yaklaşmalarına ve benzer görüşlere sahip olmalarına mukabil, ayrıldıkları taraflar da bulunmaktadır. Meselâ Namık Kemal, Batı tarzı roman ve tiyatroların benzerlerini yazmayı önerirken yahut Batı’dan romantik yazarların tiyatroya dair görüşlerini, çok küçük değişiklikle, kendi görüşleri olarak ortaya koyarken; Ahmet Mithat Efendi, “Avrupa’nın romanı nasıl kendine mahsussa bizimkinin de öyle olmasını, … Avrupa romanından kendimize uygun olanları örnek…”[6] almamız gerektiğini belirtir. Böylece, Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi de olduğu gibi, dönemin birçok yazarının hareket noktaları aynı olmakla beraber, farklı görüşlere sahip olmaları ve bunları değişik şekillerde ortaya koymaları, edebiyatımızın gelişme ve yenileşmesinde faydalı olmuştur, diyebiliriz. Yenileşme dönemlerinin her birini diğerinden, az veya çok, farklı anlayışlar olarak ele alırsak, şunu diyebiliriz ki, cemiyetçi yönü ile öne çıkan edebiyat, bir süre sonra, Tanzimat ikinci dönemi yazarlarının, sanat anlayışlarının farklı olması sebebiyle, halka açılma amacını kaybetmiş, kapalı bir edebiyat yahut estetik değere öncelik veren ferdiyetçi bir edebiyat olarak ortaya çıkmıştır. Bu aynı zamanda edebiyatımızda yeni bir dönemi ve değişik anlayışları da beraberinde getirecektir. Bu dönemde edebî eleştiri yeni boyutlar kazanmış, edebiyatımızın gelişmesine katkı sağlayacak yeni fikirler ve hareketler tesirini kuvvetle hissettirmeye başlamıştır. 1860-1900 arası kırk yılda, edebiyatımızın yenileşmesi yahut Batılılaşması açısından önemli hamleler yapılmıştır. Bu dönemin ilk yarısında, edebiyatta reaksiyon hareketinin etkili olduğunu söyleyebiliriz. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi’de, birbirlerinden farklı görüşler bulunmakla beraber, eskiye tepki ve onun yerine örneğini Batı’dan alan bir edebiyat vücûda getirme faaliyetlerini görüyoruz. Bu dönemde konu, tür, muhteva ve ifâde tarzı bakımından yeni olan örnekler öne çıkmıştır. Ancak, edebî eleştiri anlayışının gelişmesine paralel olarak, çalışmaların artması ve edebiyat çevrelerinin genişlemesiyle 1880-1900 yılları arasında yenilik hareketi güçlenmiş ve edebiyatta aksiyon dönemine girilmiştir. Tanzimat Dönemi ikinci nesli ile Servet-i Fünûn neslinin, edebiyatta yenileşme faaliyetlerini yürüttükleri aksiyon dönemi diyebileceğimiz bu yıllarda, iki ayrı edebî çevreden söz edebiliriz. Edebiyat-ı Cedîde Hareketi. “Mutavassıtîn” Hareketi. Ayrıca, bu iki grubun dışında kalanlar vardır. Bunlar, daha çok geleneğin takipçileridir. Yenileşme döneminde edebî gelişmemize yukarıda adı geçen iki hareketin katkıları bulunduğu için, ikisinin görüşlerini belirtmeye çalışacağız. Edebiyat-ı Cedîde Hareketi Edebî Tanzimat’ın yaklaşık 1860’tan itibaren başlamasıyla ortaya konulan yenilik fikri, Namık Kemal’in açtığı yoldan Recaîzâde Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hâmid’in çizgisinden geçerek Servet-i Fünûn neslinin devam ettirdiği hareket olarak karşımıza çıkar. Bu dönemde, yani 1880-1900 yılları arasında, edebiyatın hemen her türüne dair eleştirel yaklaşım artmıştır. Bir taraftan Batı’daki gelişmeler takip edilirken, diğer yandan bu gelişmelerin edebiyatımıza aktarılması çalışmaları yürütülür. Yenilikten yana olanlar, türlere yeni anlayışlarla yaklaşırken, karşıt fikirlerin doğma ve gelişmesine de zemin hazırlamışlardır. Servet-i Fünûn edebî hareketinin teşekkülünden önce ortaya çıkan münakaşaların merkezinde Recaîzâde Mahmut Ekrem ve Muallim Nâci bulunmaktadır. “Ekrem-Nâci kavgası” olarak edebiyat tarihimizde yer alan mücadele, ortaya çıkışıyla olmasa bile, sonuçları itibariyle edebî yenileşmemizde etkili olmuştur. Recaîzâde Mahmut Ekrem’in etrafında bulunan ve onun fikirlerini sanat anlayışlarında hareket noktası yapanlar “edebiyat-ı cedîdeci” olarak tanınmışlardır. Bunlar, Servet-i Fünûn dergisinde bir araya gelmiş, yeniliği temsil eden kadro olarak kendilerinden söz ettirmişlerdir. Ekrem Bey, sanatıyla olmasa bile, edebiyata dair görüşleriyle, dönemine olduğu kadar, daha sonraki edebiyat çevrelerine de sesini duyurmuş bir yazardır. Sanata özellikle şiire dair görüşleriyle, yeni anlayışın yolunu açmış, edebiyatın tarifi dahil, hemen birçok konuda Batı’da bulduğu özellikleri bize aktarmaya önem vermiştir. Recaîzâde Mahmut Ekrem, “Talim-i Edebiyat” adlı edebî bilgilere dair eserini Edebiyat-ı Osmaniye muallimi olduğu Mekteb-i Mülkiye öğrencileri için 1882’de üç yıllık yoğun bir çalışmanın ürünü olarak hazırlamıştır. Edebî sanatlara dair, o güne kadar sözü edilmeyen konulara, kitapta yer verilmek suretiyle, yeni bir sanat ve edebiyat görüşünün zemini hazırlanmış olur. Bir edebiyat nazariyâtı kitabı olan “Talim-i Edebiyat” ile o dönemde yazılmış nazariyât kitaplarını karşılaştırdığımızda, farkı çok açık bir biçimde tespit edebiliriz. Diğerleri belagat, edebî sanatlar ve nazım şekilleri kitabı. “Talim-i Edebiyat” ise bir estetik kitabı. Sanata ve edebiyata yeni bir bakış açısı kazandıran Ekrem, Avrupa, özellikle Fransız edebiyatından etkilenmiştir. “Bizde edebiyat’ ismini taşıyan ilk kitap” budur. “Recaîzâde’nin ilk yeniliği edebiyatın bir tarifini getirmeye çalışmasıdır. Ancak bundan sonradır ki müelliflerimiz edebiyatı’ tarif etme gayreti içerisine girmişlerdi.”[7] Ayrıca, kitapta yer alan bazı bölüm başlıkları, o zamana kadar, nazariyât eserlerinde görülmeyen kavramların bulunması eserin yeni tarafları olarak karşımıza çıkmaktadır. “Bizde daha evvelki retorik ve edebiyat nazariyâtı sahasındaki kitapların hiçbirinde edebiyata böyle bir psikolojik yaklaşım söz konusu değildir.” Ekrem Bey’in edebiyata vermek istediği anlamı “Batı edebiyatı zihniyetinin bir temsilcisi olarak Lefranc’da aynen buluyoruz.” Nitekim, “Edebî eserlerde ilk kademe olarak mânâ ve fikir cihetini ele alan müellif; fikir, his, hayâl, hâfıza gibi umûmî, dehâ ve hünerverî, hüsn-i tabiat, zarâfet yahut nüktedanlık gibi daha husûsi ve üst seviyedeki psikolojik meseleleri gözden geçirmiştir. Müellif bu suretle edebiyatı önce psikolojik zemine oturtmak ister. Fikri kendi içerisinde kategorilere ayıran, hissi ise öncelikle yeni edebiyatın hakikate ve tabiata uygunluk noktasından ele alan Recaîzâde bunlardan başka, ayrıca edebiyatta güzelliğin ne olduğu meselesini araştırır.”[8] Görüldüğü gibi Ekrem Bey, yeni bir anlayışla edebiyata bakmış, değişik konuları ve bakış açılarını aktarmaya çalışmıştır. “Talim-Edebiyat” adlı kitabının önsözünde Fransızca kaynaklardan kavram ve terimler alarak yararlandığını, “…Eserin tertibinde Fransızca bazı asâra müracaattan çekinmediğim gibi, bunların tetkîkât ve târifât-ı edebiyesinden bizce de fâidesine kâil olduğum şeylerin naklinde dahi taassup etmedim”[9] sözleriyle belirtmektedir. Yine “Talim-i Edebiyat”ta, “Her bir eser-i edebînin rûhu efkârdır. Esâlib ise eşkâl-i hâriciyeden ibâret kalır”[10] der. Fikri üslûbun üzerine çıkaran Ekrem Bey, bu anlayışı edebiyatımıza aynen aktardığını görüyoruz. O, daha sonra kaleme aldığı yazılarında görüşlerini daha ileriye götürmüştür. Menemenlizâde Tâhir’in “Elhân” adlı şiiri için yazdığı “Takdir-Elhân” adlı kitabında, şiir hakkındaki görüşleriyle, adeta yeni Türk şiirinin ve şiir anlayışının yolunu çizmiştir. Adı geçen makalesindeki birkaç cümleyi art arda sıralarsak bunu daha açık bir şekilde görebiliriz. Mesela “Her güzel şey şiirdir”, “Her mevzûn ve mukaffa lakırdı şiir olmak lâzım gelmez. Her şiir mevzûn ve mukaffa bulunmak iktizâ etmediği gibi”, “Şâirlerin içinde tabiatı taklide sa’y edenlerdir ki, mesleklerinde daima müterakki olup giderler. Tabiat gibi bir hâce-i bedâyi dururken, şundan bundan taalüm-i şiir etmeğe tenezzül mü edilir?”[11] diyen Ekrem Bey, görüşlerini aynı istikamette devam ettirir “Şiir resim gibidir”, “Edebiyatta mantık iltizam olunmaz Çünkü maksad-ı edebiyat fikir ve his ve hayâlce olan mehâsin ve bedâyii meydan-ı zuhûra çıkarmaktır”, “Edebiyatın gâyeti terbiye-i efkâr. Tasfiye-i vicdân. Tehzib-i ahlâk. Tenvir-i ezhân olduğu münker değildir. Lâkin bir şâir, şiirini ahlâk dersi vermek için söylemez.”[12] Yukarıya aldığımız bu ifâdeleri bir araya getirdiğimiz zaman şâirin şiire farklı baktığını ve bu bakışın kültür zemininde ise Batı, özellikle Fransız edebiyatının bulunduğunu görüyoruz. Şiire estetik güzellik açıdan yaklaşan ve güzel olan her şeyin şiire konu olabileceğini söyleyen Recaîzâde, vezin ve kafiye konusunda da serbest şiirin yolunu açar. Böylece, şeklin yerine fikir yahut mânâ konulmak suretiyle, şiirimizin yeni açılımlar kazanması sağlanmıştır, diyebiliriz. Bütün bunlara ilâve olarak, şiirin ilham kaynağının tabiat olduğunu ve tabiatı taklit ile güzel şiirlerin ortaya çıkacağını belirten Ekrem Bey, kendinden sonraki Edebiyat-ı Cedîde hareketini temsil eden Servet-i Fünûn mektebinin kuruluş ve gelişmesine de öncülük etmiştir. O, yenilikçi kadroyu bir araya getirmek ve ekol olmalarını sağlamak konusunda merkezdeki yerini almış, sanatıyla olmasa bile, birleştirici kişiliği ve edebiyata dair fikirleriyle kendinden daima söz ettirmiştir. “Ekrem’in sanatını, tek tek kişiler üzerinde etkileme olarak değil de, genel anlamda, Türk edebiyatına romantizmden’ gelme melankolik söyleyişin başlangıcı olarak değerlendirmek daha doğru olur.”[13] Nitekim, Servet-i Fünûn şiirinin en usta şâiri Tevfik Fikret, “Hepimiz tabiatın birer acemi şâkirdiyiz”[14] diyen Ekrem Bey’in düşüncesine, bu ifâdeyi bir yazısında aynen kullanarak, katıldığını göstermiştir. Fikret yazısını, “Şüphe yok; en muktedir edipler de tecellî-i zâr-ı kudretin birer acemi şâkirdidir!”[15] cümlesiyle tamamlar. Batı edebiyatından alınan bir kısım nazım şekilleri, güzel olan her şeyin şiire konu olabileceği, vezin ve kafiye meselesi, tabiata yönelme vs., Ekrem Bey’in şiir için önerdiği ve kendisinin eserlerinde uygulamak istediği hemen her şey, Servet-i Fünûn şiirinde yansımasını bulmuştur. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, edebiyatımızın yenileşme sürecinde, Servet-i Fünûn neslinin katkıları önemlidir. Bu nesli bir araya getiren ortak tarafları, yetişme şekilleri, mizaçları, Avrupaî tarzdaki okullarda eğitim görmeleri ve orta sınıftan ailelere mensup kişiler olmalarının ötesinde, Batı edebiyatını konu, muhteva ve tarz itibariyle benimsemeleridir. Onlar, edebiyat adına Batı’dan gördükleri hemen her şeyi edebiyatımıza aktarmaya gayret etmişlerdir. Osmanlı Türkçesini kullanmanın dışında, yerli unsurlara eserlerinde pek yer vermemiş olan bu nesil, bir yönüyle, Tanzimat’la beraber ortaya çıkan dilde sadeleşme hareketini kesintiye uğratmıştır, diyebiliriz. Sonuç itibariyle, Servet-i Fünûn mensupları kendi dönemlerindeki çağdaş Batı edebiyatını ve mevcut edebi türleri, hiçbir ayrıma tâbi tutmaksızın benimsemiş ve benzerlerini edebiyatımızda ortaya koymuşlardır. Bu dönemde Mutavassıtîn denilen kesim ile Servet-i Fünûn mensupları arasındaki en açık fark, yeni bir edebiyat ortaya koyma anlayışındaki uyuşmazlık değil, Batı’dan alınan örneklerin milli bünyeye uyma hususundaki görüş ayrılığından kaynaklanmaktadır. “Mutavassıtîn” hareketi, edebiyat-ı cedîdecilerin anlayışından farklı olmasına rağmen, yeniliğin bir başka yönü olarak karşımıza çıkmaktadır. Mutavassıtîn Hareketi Tanzimat Dönemi yazarlarının öncülük ettiği yenilik hareketi Servet-i Fünûn mensupları tarafından devam ettirilir. Devrin özelliğine bağlı olarak, bunlar siyasî ve sosyal konulardan uzak, sadece edebî faaliyet içerisine girmişlerdir. Aynı dönemde, ayrı bir topluluk, daha açık ve çok yönlü bir edebî çalışma yapmaktadır. Servet-i Fünûncuların içe kapalı, toplum meselelerine ilgisiz olmalarına rağmen, bu topluluk, edebî düşüncelerini ortaya koymanın yanında, kısmen sosyal konulara da ilgi duymuşlardır. Bunlar, kendileri seçmemekle beraber, “Mutavassıtîn” adıyla tanınmışlardır. Bu tabiri ilk defa Süleyman Nesib bir yazısında, kullanmıştır. “Mutavassıtîn dediğimiz zevât ki, devr-i inhitat ile şimdiki devr-i teceddüt arasında kalmak isteyenlerdir.”[16] Eski ile yeni arasında kalan, yenilikçilere göre eskiden yana olmakla suçlanan, eski taraftarlarınca yenilik yanlısı olarak nitelendirilen bu yazarların başında Ahmet Mithat Efendi ve Muallim Nâci gelmektedir. 1880’den sonra, özellikle 1885 yılından itibaren Ekrem Bey ile Muallim Nâci arasındaki münakaşalar, edebiyatı cedîdeciler ile mutavassıtîn adı verilen grup arasındaki görüş ayrılığını artırmıştır. Bu iki kesime mensup kişiler karşılaştırıldığı zaman görülür ki, sosyal çevre, aile yapısı ve yetişme tarzları itibariyle önemli farklar bulunmaktadır. Servet-i Fünûn mensupları, yukarıda belirttiğimiz gibi, orta seviyede ailelere mensup olsalar bile, halktan kopukturlar. Mutavassıtîn diye adlandırılan grubun fikir hazırlayıcıları olan Ahmet Mithat ve Muallim Nâci gibi, “Bütün mutavassıtîn erbabı esnafın ve orta halli ailelerin çocuklarıdır.”[17] Halka yakın olma, yönetimle sıcak ilişki kurma ve benzeri hususlar, Mutavassıtîn adı verilen yazarları edebiyat-ı cedîdecilerden farklı kılan şeyler olsa bile, yenileşme dönemi dil ve edebiyatı açısından baktığımızda, “İki grup da yeni edebiyat sınırları içinde faaliyet” yürütmüşlerdir. “Mutavassıtînin eserleri de Batılı türlerde verilmiş eserlerdir”[18] Her iki kesime de mesâfeli durmaya çalışan, fakat edebiyat tarihimize mutavassıtîne yakın özellikleriyle giren Ahmet Râsim, her iki topluluğun da eksik yanlarını gösterir ve objektif olmaya gayret eder. “Edebiyat-ı cedîde erbabı içinde … Mutavassıtîne nazaran gerek lisan hususunda, gerek fikir yaratma vadilerinde yenilerde görülen vukûf yokluğu ile garabet yeni bir seviyenin tahsilini icâp ediyordu. Biri şarkın kullanıla kullanıla, bilhassa bizim ellerde geze geze âdeta eskimiş örgülü manzûmlarından yama yama üstüne dikili bir elbise ile örtünerek buna şerefli bir kaftan süsü vermeye çalıştığı halde, diğeri değil sarık sarmak, püskülünü bile kaldırdığı millî serpuşu benimsememekte, sırtına bonjur, frak, redingot giyerek o zamanın meşhûr hikâyelerinden olduğu üzere dilde pardon, elde baston, kar gibi kolalı gömleğinin boynunda murassa altın iğne takılı, plasteron kravatlı, ütülü, paçası dar pantolon, burnu sivri losterin iskarpini ile âdetâ tabiiyetini değiştirmiş gibi gezinmekteydi. Halbuki fikir ve marifetin, edebiyatın vatanı olmamakla beraber bir tabii ölçüsü bulunmak esası, mutavassıtînin pejmürde kıyafeti yeni yeni edebiyatçılığın şıklığı âdetâ züppeliği arasında sallanıp duruyordu.”[19] “Malûmat” dergisinin yazarlarından Mehmet Ziver Bey, “Edebiyatımızı Doğu ve Batı’ya değil, kendi milli ihtiyaçlarımıza göre düzenlemek düşüncesinde olduklarından.” söz eder ve şu değerlendirmeyi yapar “Okuyucularımızın malumudur ki, gazetemiz öteden beri lisanımıza, edebiyatımıza dair epeyce makaleler, musahabeler yazmış, hatta bu yolda açılan mübahasata kemal-i hulus ve samimiyetle iştirak etmişti. Âsâr-ı kadîmemiz, âsâr-ı İraniyeyi taklit mahsülü; âsâr-ı cedîdemiz efkâr-ı garbiyenin kisve-i lisân-ı Osmanîde mütecellî bir semere-i gayr-ı makbûlü olduğu cihetle, fikr-i âcizânemce, bu yolda devam ile terakkiyât-ı matlûbenin istihsâli muhâl olduğunu ve asıl bizce terakki, hiçbir milletin mahsulât-ı edebiyesini taklit etmeyerek, tabiat-ı lisana göre bir edeb-i millî vücûda getirmek mümkün olacağını, evvel ahir serd ve beyân etmiştik.”[20] Muallim Nâci’nin edebiyata dâir fikirleriyle güçlenen mutavassıtîn, onun “İntikâd” adlı eseri başta olmak üzere birçok kitap ve makalesinde ortaya koyduğu görüşlerinden yararlanmış, çalışmalarını bu çizgide sürdürmüşlerdir. Nâci, 1883 yılında İstanbul’a dönüp Ahmet Mithat Efendi’nin “Tercüman-ı Hakikat” adlı gazetesinin edebiyat sayfasının başına geçmeden önce yayımladığı şiirleriyle isminden bahsettirmeye muvaffak olmuş, edebiyattaki bilgi ve sanat kabiliyetiyle dikkatleri üzerine çekmiştir. Varna rüştiyesindeki hocalığı sırasında Tuna gazetesinde yayımladığı şiirlerinin bir kısmının İstanbul gazetelerine aktarılması, onun ismini kendinden önce İstanbul’a tanıtmıştır. Hatta, “Nâci’nin kalem’ redifli kasidesinin devrin ileri gelen şâirlerinden biri tarafından tanziri, muhitinde kazandığı şöhreti gösterir.”[21] Nâci, yeni tarza örnek gösterilen şiirler yazıp Fransızcadan Türkçeye manzûm tercümeler yapıp “Tercüman-ı Hakikat” gazetesine göndermiş. Hatta, “Recaîzâde Ekrem’in Talim-i Edebiyat adlı eserinde sehl-i mümtenie ait Feryat’, vuzûh için Kuzu’dan misaller vermesi, … Nâci’nin Sakız’da bulunduğu sırada kazandığı şöhreti ifâde eder.”[22] Muallim Nâci başta olmak üzere, mutavassıtîn adı verilen grubun genel anlayışına baktığımızda, onların da yeni bir edebiyat faaliyeti içerisinde olduklarını; Batı’dan, edebiyat-ı cedîdeciler gibi, şiir, roman ve hikâye tercümeleri yaptıklarını; tercüme yoluyla öğrenilen edebî türlerin benzerlerini yazdıklarını görüyoruz. Yukarıda belirttiğimiz Mehmet Ziver Bey’in de işaret ettiği şekilde, edebiyata “doğu ve Batı’ya göre değil, kendi millî ihtiyaçlarımıza göre” yönelmek, mutavassıtînin yenilikçilerden farkı olmuştur. Edebiyatta yenileşmenin moda olduğu o dönemde, yerli düşünce çizgisinde kalmaları, kendilerine yenilikçilerin karşı çıkmasına sebep teşkil etmiştir. Nitekim, “Mutavassıtîn gelenekçidir. Onlar edebiyat özellikle şiir geleneğimizin eksikliğini kabûlle birlikte, savunucusu ve ıslahına taraftardırlar. Buna ihtiyaç hissetmiş ve bu doğrultuda eserler vermişlerdir. Geleneği ayıklayarak mükemmele gitmek birden bire olacak şey değildir.”[23] Ayrıca, mutavassıtîn mensupları Türkçülük hareketi mensuplarıyla yakın ilişki içindedirler. Necip Asım Malûmât dergisi yazarlarındandır. “Şemsettin Sami ile de Malûmât’ın dil görüşleri arasında yakınlıklar vardır. Mutavassıtîn, dil ve edebiyat konularında millî ihtiyaçları ilk defa dile getiren kimselerdir.”[24] Bütün bu anlattıklarımız gösteriyor ki, eskiyi tamamen yok saymak yahut yok etmek yerine, onu ıslah etmeyi, milletin kültür tarihine mal olmuş eserleri kültürel değerler olarak ele almayı doğru ve orta bir yol olarak gördükleri için bu gruba mutavassıtîn denilmiştir. Esasen, “Mutavassıtînin eserleri de Batılı türlerde verilmiş eserler” olduğunu ve “o iki edebiyatın birbirinden farklı olmadığını” belirten Halit Eyub, “Birtakım eserler ki, mahza Malûmât sütunlarında intişar ettiği için edebiyat-ı cedîdeden, Servet-i Fünûn edebiyatından ayrı tutuluyor. Mesela, Kitâbe-i Gamlar’, Ömr-i Edebîler’, Rûznhâme-i Hicrânlar’ ve ez-cümle Malûmât nüshalarında münderiç mensûreler bu kabildendir. Bunların hepsi Servet-i Fünûn edebiyatından addolunabilir. Ama o sayfalarda görülmek şartıyla. Fakat madem ki bunlar Malûmât’ta Malûmât muharrirleri tarafından yapılmıştır, edebiyat-ı cedîdeden değildir. Servet-i Fünûn edebiyatından da değildir. Bundan anlaşılıyor ki, hakikat-ı halde Servet-i Fünûn için ayrı, Malûmât için ayrı edebiyat yoktur. Onda bulunanlar bunda da bulunuyorlar. Fakat bilmem vech-i tesmiye nedir ki iki gazetede aynı tarzda yazılan yazılardan bir kısmı Edebiyat-ı Cedîde, Servet-i Fünûn edebiyatı gibi namlarla diğerlerinden ayrılmak isteniliyor?”[25] Her iki grubun yazarları da aynı tarzda eserler ortaya koymuşlardır. Mutavassıtîn olarak bilinen Ali Kemal, Ahmet Râsim, Fatma Aliye, Halit Eyub, Mehmet Asaf ve Servet Nezihi gibi isimler, yazdıkları romanlarıyla; Servet-i Fünûn romancıları Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf ve Hüseyin Cahit’ten, yeni bir türü edebiyatımıza taşıma ve vaka icat etme açısından, hiç de geri kalmamışlardır. Sonuç olarak, yenileşme döneminde siyasî ve sosyal alanlarda meydana gelen değişme yahut Batılılaşma, dil ve edebiyat alanında da etkisini kuvvetle hissettirmiştir. Siyasî ve sosyal değişimler, daha ziyade dış etkilere bağlı olarak ortaya çıktıkları halde, dil ve edebiyatla ilgili değişim, dış sebeplerin hızlandırıcı etkisinin yanı sıra, iç dinamiklerin zorunlu sonuçlarına bağlı olarak gelişmiştir, diyebiliriz. Bununla beraber, Tanzimat birinci neslinin reaksiyoner bir tavırla edebiyatı toplum meselelerinin ifade aracı olarak görmelerinden sonra, Tanzimat ikinci nesli, edebiyatı estetik yanıyla ele almak suretiyle, onu asıl kaynağına yeniden yönlendirmişlerdir. Gerek bu neslin, gerekse takip eden yenilikçilerin yönü, düşünce, üslûp ve duyuş tarzı itibariyle Avrupa olmuş, Batı’dan aldıklarını edebiyatımıza aktarmak istemişlerdir. Bu arada, sanat ve edebiyatta yeniye duyulan ihtiyacı görmekle beraber, eskiyi her şeyiyle reddederek değil, ıslah ederek yenileştirmeyi, Batı’dan millî bünyeye uygun örnekler seçmeyi savunan yazarlar kendilerini gelenekçilerden ve Batıcılardan ayrı tutmuş, Batı tarzı eserler yazmakla beraber, orta yolu seçmişlerdir. Yenilikçi ve orta yolu tutanlar, edebiyatta birbirine yakın eserler ortaya koydukları halde, aralarında çıkan münakaşalar, zamanla şiddetini artırarak devam etmiştir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Recaîzâde Mahmut Ekrem, 1883’ten önce Muallim Nâci’nin yazdığı şiirleri yeni tarzın örnekleri olarak gösterirken, daha sonra yollarının ayrılması zıtlıkları, hatta kişisel sataşmaları beraberinde getirmiştir. Ekrem Bey’in, Muallim Nâci’nin şiir kitaplarının isimlerini vererek, “Hakikat-ı hissiyeden mahrûm iken ateşten kıvılcımdan bahseden manzûmeler şebtâba benzer Zalâm-ı evhâm içinde fürûzan görünse bile hiçbir kalp üzerinde bir eser-i ihtirâk husûle getirmeksizin kendi kendilerine söner mahvolur!”[26] demek suretiyle Nâci’nin “Ateşpâre”, “Şerâre” ve “Fürûzan” adlı şiir kitaplarını kast ederek, onları hafife alması karşısında Muallim Nâci, “Demdeme”yi kaleme alıp münakaşanın şiddetini artırır.[27] Aynı şekilde Nâci, Beşir Fuad’la edebiyata dâir karşılıklı mektuplarını “İntikâd” adıyla kitaplaştırarak yenilikçileri “yâve-gû…” boş söz söylemek[28] ile tenkit eder. Nâci burada özellikle, eski ve yeni taraftarı olmanın dışında, iyi ve doğruya taraftar olmanın önemine işaret etmeden de geçmez.[29] Bütün bu olaylara, yenileşme dönemi dil ve edebiyatımız açısından yaklaştığımızda, on dokuzuncu yüzyılda başlayan değişim fikrinin yirminci yüzyılda da devam ettiğini görürüz. Münakaşalar zaman zaman istenmeyen boyutlara varsa bile, yeni ve farklı olana ilgi eksilmemiş, fikirlerin çarpışması dil ve edebiyatımızın gelişip zenginleşmesine önemli katkılar sağlamıştır. Doç. Dr. İbrahim KAVAZ Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye Alıntı Kaynağı Türkler, Cilt 15 Sayfa 240-247 Kaynaklar ♦ Ahmet Râsim, Matbûât Hatıralarından Muharrir, Şâir, Edib, Hazırlayan Kâzım Yetiş, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul, 1980. ♦ Kaplan, Mehmet; Enginün, İnci; Emil, Birol “Tercümân-Ahvâl Mukaddime”, Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi I, 1839-1865, Edebiyat Fakültesi Matbaası, s. 511, İstanbul. 1974. ♦ Kaplan, Mehmet, , “Şiir ve İnşa”, Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi II, 1865-1876, Edebiyat Fakültesi Matbaası, s. 45-49, İstanbul, 1978. ♦ Kaplan, Mehmet , , “Lisân-ı Osmanî’nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhâzâtı Şâmildir”, Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi II, 1865-1876, Edebiyat Fakültesi Matbaası, s. 183-192, İstanbul, 1978. ♦ Muallim Nâci, Demdeme, Mihran Matbaası, İstanbul, 1303. ♦ Muallim Nâci, Beşir Fuad, İntikâd, Mihran Matbaası, İstanbul. 1305. ♦ Namık Kemal, “Mukaddime-i Celâl”, Celâleddin Harzemşah, Hazırlayan Hüseyin Ayan, Dergâh Yayınları, s. 7-37, İstanbul, 1975. ♦ Parlatır, İsmail, Tevfik Fikret Dil ve Edebiyat Yazıları, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1987. ♦ Parlatır, İsmail, Recaî-zâde Mahmut Ekrem Hayatı-Eserleri-Sanatı, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 1995. ♦ Parlatır, İsmail, Çetin, Nurullah; Sazyek, Hakan, “Zemzeme üçüncü kısım Önsöz”, Recaizâde Mahmut Ekrem Bütün Eserleri II, Yayınları, s. 281-288, İstanbul, 1997. ♦ Recaîzâde Mahmut Ekrem, Takdîr-i Elhân, Mahmut Bey Matbaası, İstanbul, 1301. ♦ Recaîzâde Mahmut Ekrem, Talim-i Edebiyat, İstanbul, 1330. ♦ Tansel, Fevziye Abdullah, “Muallim Nâci ile Recaizâde Ekrem Arasındaki Münakaşalar ve Bu Münakaşaların Sebep Olduğu Edebî Hâdiseler, Türkiyat Mecmuası, Cilt. 4, s. 159-200, İstanbul, 1953. ♦ Uç, Himmet, Mutavassıtîn ve Edebî Tenkid, Diyarbakır, 1991. ♦ Yetiş, Kâzım, Talim-i Edebiyat’ın Retorik ve Edebiyat Nazariyâtı Sahasında Getirdiği Yenilikler, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 1996. ♦ Yılmaz, Durali, Roman Kavramı ve Türk Romanının Doğuşu, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990. Dipnotlar [1] Mehmet Kaplan., “Tercüman-ı Ahvâl Mukaddime”, Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi I 1839-1865, Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul 1974, s. 511. [2] Mehmet Kaplan., “Şiir ve İnşâ”, Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi II 1865-1876, Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul 1978, s. 45. [3] Mehmet Kaplan., “Lisân-ı Osmânî’nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhâzâtı Şâmildir”, Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi II 1865-1876, Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul 1978, s. 183-184. [4] Namık Kemal, “Mukaddime-i Celâl”, Celâleddin Harzemşah, Dergâh Yayınları, İstanbul 1975, s. 7-37. [5] Durali Yılmaz, Roman Kavramı ve Türk Romanının Doğuşu, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990, s. 126. [6] s. 56. [7] Kâzım Yetiş, Talim-i Edebiyat’ın Retorik ve Edebiyat Nazariyâtı Sahasında Getirdiği Yenilikler, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 1996, s. 645. [8] s. 645. [9] Recaîzâde Mahmut Ekrem, Talim-i Edebiyat, İstanbul 1330, s. 13. [10] s. 16. [11] Recaîzâde Mahmut Ekrem, Takdîr-i Elhân, İstanbul 1301, s. 9-10. [12] s. 14-18. [13] İsmail Parlatır, Recaîzâde Mahmut Ekrem Hayatı-Eserleri-Sanatı, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 1995, s. 297. [14] Recaîzade Mahmut Ekrem, Takdîr-i Elhân, İstanbul 1301, s. 11. [15] İsmail Parlatır, Tevfik Fikret Dil ve Edebiyat Yazıları, Türk Dil Kurum Yayınları, Ankara 1987, s. 229. [16] Himmet Uç, Mutavassıtîn ve Edebî Tenkid, Diyarbakır 1991, s. 8. [17] s. 10. [18] s. 10. [19] Ahmet Râsim, Matbuât Hatıralarından Muharrir, Şâir, Edib, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1980, s. 156-157. [20] Himmet Uç, s. 8. [21] Fevziye Abdullah Tansel, “Muallim Nâci ile Recaizâde Ekrem Arasındaki Münakaşalar ve Bu Münakaşaların Sebep Olduğu Edebî Hâdiseler”, Türkiyât Mecmuası, C. 4, İstanbul 1953, s. 160. [22] s. 161. [23] Himmet Uç, s. 9. [24] s. 8. [25] s. 10-11. [26] İsmail Parlatır, . , . , “Zemzeme üçüncü kısım Önsöz”, Recaîzâde Mahmut Ekrem’in Bütün Eserleri II, Yayınları, İstanbul 1997, s. 284. [27] Muallim Nâci, Demdeme, Mihran Matbaası, İstanbul 1303, s. 3-54. [28] Muallim Nâci, Beşir Fuad, İntikâd, Mihran Matbaası, İstanbul 1305, s. 10. [29] s. 8-11.
Orhan Aytuğ Tolu Toplumcu gerçekçi edebiyatın düşünsel temelleri 1934 Sovyet Yazarlar Birliği Kongresi’nde atılmıştır. Marksist felsefe kuramını, diyalektik yöntemi ve materyalist tarih anlayışını esas alan bu anlayış sanatçıya ideolojik bir işlev yükleyerek ondan toplumun sözcüsü olmasını ve sosyalist düzende rejime uygun “yeni insan”ın yaratılmasına öncülük etmesini beklemektedir. Birçok ülkede etkili olan bu edebiyat anlayışı Türkiye’de de Nazım Hikmet’in öncülüğünde kendisine alan açarak Cumhuriyet’in ilk yıllarında başlayan toplumcu gerçekçi edebiyat, Türk edebiyatı araştırmacıları tarafından çeşitli dönemlere ayrılarak incelenmektedir 40 kuşağı, 60 kuşağı, 70 kuşağı ve 80 sonrası. Bu tür kuşak tasnifi çeşitli biçimlerde de karşımıza çıkmaktadır. Kuşakların belirlenmesindeki temel kriter ülkedeki politik dönüşümlere denk düşmektedir. Bu dönüşümler genel olarak tek parti dönemi, askerî darbe ve müdahalelerle şekillenmiştir. Toplumcu gerçekçi edebiyatın yaklaşık yüz yıllık serüveninde birçok şair ve yazar bu anlayışta eser vermiştir. Süreç bir grafiğe dökülse bu anlayışın tepe noktası 70’li yıllar olarak kabul edilebilir. 1980 sonrası toplumcu edebiyat büyük bir gerileme yaşamıştır. Bu yazıda yaşanan bu gerilemenin sebepleri ele alınacaktır. 1940 kuşağı toplumcu gerçekçi yazar ve şairlerin bu edebiyat anlayışının kuramsal şeklini oluşturmada yetersiz kaldığı görülmektedir. Bu durumun sebebini dönem üzerine araştırma yapmış olan Murat Kacıroğlu şu şekilde ifade etmiştir “Nâzım Hikmet’in sanat ve edebiyat konularındaki … görüşlerinin cezaevinde olması nedeniyle sanat çevrelerinde ulaşıp da yeterince tartışılamadığı için Toplumcu-gerçekçi edebiyat ve sanatla ilgili Türkiye’de gerçek anlamıyla kuramsal yaklaşımların oluşmadığını sonuç olarak söylemek gerekir”.[1] Kuramsal tartışmalarda Nazım Hikmet’in üretkenliği ve sürekli sanatını geliştirme çabası, geçmiş eserlerini özeleştiriye açmasından anlaşılmaktadır. Tanzimat edebiyatından beri sansür ve sanatçılar üzerindeki baskı İkinci Paylaşım Savaşı yıllarına denk gelen 40 sonrası tek parti döneminde ve 51 tevkifatıyla da sürmüştür. 1960’a kadar olan dönemde toplumcu sanatın kısıtlı düzeyde varlık göstermesinin tek sebebi baskı olmamakla birlikte bu anlayışa uygun edebî-felsefî tartışma konusunda sanatçıların yetersiz kalmasıdır. 1961 Anayasası ile oluşan özgürlük ortamı, TİP’in meclise girmesi, ülkede gelişen 68 öğrenci hareketliliği, 15-16 Haziran işçi eylemleri, Nazım Hikmet’in kitaplarının uzun bir aradan sonra tekrar basılması toplumcu gerçekçi edebiyata ivme kazandırmıştır. 12 Mart Muhtırası sonrası kısa bir aradan sonra toplumcu/sosyalist şairler tekrar edebiyat dergilerinde şiirler yayımlamışlardır. İsmi bugüne ulaşmayan pek çok genç şair bu dönemde eser vermişse de kalıcı olamamışlardır. Dönem şiirleri sloganik boyutu aşamadığından, dönemin şiir konusunda yetkin şairleri ve İkinci Yenicilerden uzak durulması nicel açıdan kalabalık bir toplumcu şair kadrosu oluştururken nitel olarak zayıf şiirleri ortaya çıkarmıştır. Sokaktaki ideolojik kamplaşma edebiyatta da kamplaşmaya yol açtığından ideolojik şiir anlayışı değil, şair toplulukları güçlenmiştir. 12 Eylül 1980’de gerçekleşen askerî darbe toplumcu gerçekçi sanatın gerilemesine yol açmıştır. Bu ifade, dönemin tahlil edilmesinde şüphesiz ki en çok telaffuz edilen en klişe ifadedir/gerekçedir. Askerî darbenin oluşturduğu baskı ortamı genelde sanata, özelde edebiyata darbe indirmiştir; bu tartışmasız bir gerçektir fakat ortaya çıkan tablonun tek sorumlusu darbe değildir. Bu söylemin güçlenmesindeki en önemli sebeplerden biri de başarısızlıktaki bütün sorumluluğu kendisinde aramayıp sadece nesnel dış gerçekliğe yükleyen ülkenin sol cenahının olgulara/gerçekliğe problemli yaklaşma eğilimidir. Anı kitapları ve dönemin yazın faaliyetleri incelendiğinde bir askerî darbenin yaklaşmakta olduğunun tespiti birçok sol kesim tarafından dile getirildiği görülecektir. Kaldı ki Nazım Hikmet’in hapishane yıllarında kaleme aldığı güçlü şiirlerin olduğunu unutmamak gerekir. Hapishanede ve sürgünde güçlü eserler veren birçok sanatçı olmuştur. Sabahattin Ali, kendisini ölüme götüren baskı atmosferinde çağının ve sınırların çok ötesine geçerek bugünkü kapitalist gösteri toplumunu simgelere bezeyerek bir masal havasında diyalektik yöntem kullanarak Sırça Köşk’ü kaleme almıştır. 70’lerde toplumcu gerçekçi edebiyatın kazandığı ivmenin 12 Eylül’le kaybedilmesi bu kuşak şairlerinin şiiri değil ideolojiyi öne alması ve sokak hareketlerinin gücünden beslenmesinden kaynaklanmaktadır. Marko Paşa dergisinin her baskı ve tehdit karşısında geri adım atmamaya çalışarak kendini dayatması da bu konuda önemli bir örnek teşkil etmektedir. 70’lerde; toplumcu kabul edilmediği için uzak durulan İkinci Yeni şairlerinden Edip Cansever’in Mendilimde Kan Sesleri, Turgut Uyar’ın Acının Coğrafyası ve Acının Tarihi, Cemal Süreya’nın 555K adlı şiirleri başta olmak üzere bu şairlerin birçok eserinde görülen toplumcu anlayış/söyleyiş dönemin sosyalist şairlerinden daha güçlüdür. İkinci Yeni şairlerinin şiir konusunda yaşadığı arayış ve sürekli kendilerini geliştirmeleri şiiri öne almalarındandır. İdeolojiyi şiirin içinde ustalıkla eritebilmeyi başararak sloganlara yaslanmamışlardır. 70 Kuşağı toplumcu şairlerin bir diğer özelliği de farklılığa kapalı olmaları olmuştur. Bunu örnekleyen bir durum ise dönemin genç şairi Arkadaş Z. Özger’in şiirdeki arayışının dışlanmasıdır. Cinsel yönelimlerin şiire yansımasının dışlanması “bastırılanın geri dönüşü” [2] olarak küçük İskender şiiriyle Türk edebiyatına 90 sonrası tekrar gelmiştir. Franco Moretti edebiyatın doğadaki/biyolojideki gibi evrimsel bir süreç yaşadığını, bu süreçte “self-determinasyon” gereği en güçlü eserin ayakta kaldığını savlamıştır.[2] Toplumcu gerçekçi edebiyatta da Nazım Hikmet başta olmak üzere kimi şair ve yazarın kalıcı olması edebiyat kuramı ve tekniği üzerine kafa yormalarından kaynaklanmıştır. 12 Eylül ile kaybedilen ivmenin gerekçesini darbeye bağlama kolaycılığı yüz yıl geriden Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’ndeki dizeleri hatırlatmaktadır “Ne mümkün zulm ile bî-dâd ile imhâ-yı hürriyet/ Çalış idraki kaldır muktedirsen âdemiyetten”.[3] Kenan Evren’in askerî darbeyi yaparak “tıbbi” bir müdahale gerçekleştirdiğini ifade etmesi, “sağlıklı”/yeni bir toplum düzenini oluşturmayı hedeflediği bilinmektedir.[4] Yücel Kayıran, 12 Eylül’ün toplum üzerinde baskı kurduğunu ve şairlerin bunu tablolaştıracak bir dile sahip olmadıklarını ifade eder “Bir şairden, sürekli olarak politik şiir yazması beklenilemez kuşkusuz. Ama buradaki problem daha derin. 12 Eylül 1980’den önce şiirlerini politik bir inanç ve devrimci bir söylemle kuran bu şairlerin, kendilerine yönelik doğrudan bir baskı olmadığı hâlde bu söylemlerini neden değiştirdikleri ve politik inançlarının arkasında neden duramadıklarıdır, asıl sorun olan. Şairler; yaptıkları yeniliklerin anında görülmesini, güncel tarihe eklenmesini isterler”.[5] Bu tespiti doğrulayan dizeler Ahmet Telli’nin dönem şiirlerine de yansımıştır “Ve direnmeyi bilmiyorsanız/ kül olun savrulun dağlara taşlara” [6]. Şair, darbe döneminde yazdığı şiirlerinde toplumu esir almaya çalışan umutsuzluğu, arabeski ve artışa geçen intiharları da işlemiştir. 12 Eylül’ün toplum, sanat ve akademi üzerinde oluşturduğu kültürel yozlaşmayı ve aydınların/şairlerin geriye çekilmesini şiirine yansıtan başka bir şair de Adnan Yücel’dir “İşte vurulmuş üniversite cesetleri/ Fareler dolaşıyor gözbebeklerinde/ Dişetlerinde böcekler/ Sanat öfkeli-düşün açlık/ Gençlik yaralı-bilim yokluk/ Bir yanı stadyumlar dolusu/ Diskotekler dolusu bir boşluk … / İşte vurulmuş üniversite cesetleri/ Ve aydınlar/ Ki el fenerleri tarihin/ Kimi çekilmiş köşesine tükenmiş/ Teslim bayrağını çoktan çekmiş/ Kimi gecikmiş bir yargıda/ Zulüm yasasının yargısı karşısında/ Gülden bir demet inanç kesilmiş”. [7] Adnan Yücel’in 1986 tarihli Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek adlı nehir şiir kitabı dönemin panoraması olarak okunabilir. Bu dizelerin üretilmiş olması Yücel Kayıran’ın düşünceleriyle çelişmemekte, aksine örtüşmektedir. 1986 yılı, darbe ortamının kısmi demokratikleşmeye başladığı yıldır. Adnan Yücel, akademisyen kimliğine rağmen hakkında belki de en az çalışma yapılmış toplumcu bir şairdir. Bu durum sadece 12 Eylül sonrası şekillendirilen akademinin araştırma konusu ve kişileri açısından oluşturduğu kanonla açıklanamaz. Bu yok sayma sadece akademik ortamda değil toplumcu gerçekçi kesimdeki eleştiri ortamında da olmuştur. Adnan Yücel bu durumu kendisiyle söyleşi gerçekleştiren Çetin Yiğenoğlu’na şu şekilde bildirmiştir “Benim şiirime 1979’dan beri yöneltilmiş ve yöneltilen hem olumlu hem de olumsuz eleştiriler oldu ve oluyor. Hasan Hüseyin, Mehmet Yaşar Bilen, Metin Demirtaş, Rıza Zelyut, Mehmet Aydın, İsmail Gençtürk, İsmail Gümüş bunlardan bazıları. Biçim, öz ve şiir dili bakımından hemen hemen bunların hepsi görüş bildirmiştir. Otuz küsur yılda eleştiriyle aram hep iyi oldu. Olumluları da olumsuzları da sevdim. Yapıcı olmasını gözettim. Ancak bu otuz yılın on beş yılında eleştiri yok. Benim şiirim gibi şiirlerin görmezlikten gelinmesi gerçeği var. Böyle bir ortamda en güzel eleştiriyi okurlar yapıyor. Şair-okur-eleştirmen üçgeninin şeytani dengesizliği’ çok ilginçtir. Şaire, okura, eleştirmene ve bunların düşünceleriyle yaşadıkları dönemlere, toplumsal koşullara göre her şey değişir. Sovyetlerdeki parti diktatörlüğü çökmeden önce her şair Asım Bezirci’nin eleştirisini almak için çırpınırdı. Şimdi Asım Bezirci’nin olumlu değerlendirdiği şiirler okurlar tarafından unutulsun diye büyük çabalar harcanıyor.” [8]. Adnan Yücel üzerinden açtığımız diğer bir tartışma başlığı da toplumcu gerçekçi edebiyatçıların şair, yazar, eleştirmen kısacası bir bütün olarak toplumcu sanat çevresinin kullandığı sansür ve oto-sansür biçimidir. 12 Eylül’e kadar İkinci Yenici şairler başta olmak üzere birçok şairin toplumcu olmamakla suçlandığı düşünüldüğünde bu, yerinde bir tartışma olacaktır. Asım Bezirci, Papirüs dergisinde şairlerin tanıtıldığı bölümde neden toplumcu gerçekçilerin -özellikle 40 Kuşağı- yer almadığını, bu konuda sansür mü uygulandığını Cemal Süreya’ya sorduğunda Cemal Süreya’nın cevabı ilginç şekilde bu şairler hakkında yazı yazan kişilerin olmadığı şeklindedir ve Asım Bezirci sevinçle bu şairlerin tanıtma işini kendisinin yapacağını dile getirir.[9] Bugün de toplumcu gerçekçi edebiyat üzerinde sınırlı sayıda çalışma yapılması ya da Adnan Yücel gibi kimi şairler üzerine çalışılmaması tek başına akademik kanonun tavrından değil, sol cenah araştırmacıların bu konulara yönelmemesi/yönelmek istememesinden kaynaklanmaktadır. Bugün toplumcu gerçekçi edebiyat güçlendirilmek isteniyorsa diyalektik bir bakışla geçmişin etraflıca muhasebesinin yapılması gerekmektedir. 12 Eylül ile toplumcu/sosyalist edebiyatın sekteye uğrayarak gerilemesinin bir sebebi de oto-sansürdür. Ahmet Telli, Asım Bezirci’nin de belirttiği gibi bu dönemde yazdığı şiirlerde kapalılığı tercih etmiştir ve anlatmayı arzuladığı şeyleri sembollerle vermiştir, dönem koşulları açısından bu durum anlaşılırdır.[10] Oto-sansür nerede devreye girmektedir? Bu sorunun cevabı, Hüseyin Haydar’ın 1981 Akademi Kitabevi Şiir Birincilik Ödülü kazandığı Acı Türkücü kitabının arka kapağında yazmaktadır “Acı Türkücü’nün garip bir yazgısı vardır. 12 Mart darbesi boyunca, şairin başından kalkmayan dumanlı karanlık, 12 Eylül faşizminin azgın günlerinde de dağılmaz hatta daha da koyulaşarak yayılır. Dosya hâlindeyken Türkiye’nin en saygın ödüllerinden Akademi Kitabevi Şiir Birincilik Ödülü’ne değer görülmek bile onu tam olarak özgürleştiremez. Kitaplaşma sırasında bazı şiirler, bazı şiir öbekleri ve hatta bazı tehlikeli imgeler’in kitabın toplattırılmasına yol açacağı düşünülerek çıkarılmasına karar verilir. Kararı verenler toplumcu şiirimizin çile çekmiş, soylu şairleridir. A. Kadir, Bunları koymayalım Haydar’ der; Şimdi başına iş açılacak. Sonraki baskılarda eklersin.’ Şükran Kurdakul da şöyle der Birkaç şiir için altı ay yatmaya değmez.’ Sevgili Asım Bezirci ve Kemal Özer de onaylar bu görüşü. Genç şair, şiiri için hapsi göze almıştır ama ustaları kıramaz; ömürlerini devrime adamış öncülere karşı davranışının gereksiz bir yiğitlenme’ olacağını düşünür… Acı Türkücü, 1981 Aralık ayında eksikleriyle yayınlanır. Kitap büyük bir beğeniyle karşılanır ve kısa sürede tükenirse de eksik çıkan ilk kitabın sevinci de hep yarım kalır.”[11] Yukarıdaki ifadeleri doğrulayan ifadeler yine Asım Bezirci’nin Şubat 1985’te Hüseyin Haydar’ın bir başka şiir kitabı üzerine yazdığı değerlendirme yazısından gelmektedir “Kara Şarkılar yapılarıyla Batı’dan çok Doğu şiirine yaklaşıyorlar. Çünkü koşuk birimleri ikilikler, üçlükler, dörtlükler vb. genellikle belli bir özü açıp geliştirerek bir sonuca götürmüyor; ufak değiştirmelerle onu tekrarlamaya yöneliyor. Birbirini bütünleyip geliştiren parçalar değil, birbirine eklenen tespih taneleri, nakış motifleri gibi. Bir bireşim değil, bir yığışım yani. Bundan dolayı, bazı şiirlerden birkaç dizeyi ya da birini çıkarınca ne bir şey eksiliyor ne de düzen bozuluyor.”[10] Hilmi Yavuz’un darbeyle yarıda bıraktığı kitabı olduğunu hatırlatmak gerekir.[5] Oto-sansüre başvurulmasının bir gerekçesi de dönemin koşullarına yakından bakıldığında Yaşar Miraç’ın yurt çapında kitaplarının askerî yönetim tarafından yasaklanması olarak gösterilebilir. Oto-sansürle sansür arasında fark darbeyle darbeye karşı toplumcu sanatçıların duruşunun anlaşılabilmesi açısından önemlidir. 1980 sonrası dönemde toplumcu gerçekçi şairlerden bir kısmı “Yeni Bütün” manifestosunu yayınlamış olsalar da bu manifesto hayata geçmekte başarısız kalmıştır. 1980 sonrası dönem sadece ülkede değil dünyada da önemli değişikliklerin eşiğidir. Bu eşik teknolojinin insan yaşamını kuşatması olarak açıklanabilir. Yazılı kültürden görsel kültüre geçiş ivme kazanmıştır. Bu görsel kültür her eve televizyonun girmesiyle başka bir boyuta geçmiştir. Batı toplumunda bu eşiğe yakın dönemde yazılan Neil Postman’ın Televizyon Öldüren Eğlence ve Guy Debord’un Gösteri Toplumu kitapları kapitalizmin tüketim kültürünün ve toplumda oluşturduğu yabancılaşmanın anlaşılmasında etkilidir. 80 sonrası birçok şair ve yazar gelişen beden teorilerini, postmodernist anlayışları ve gösterinin toplumsal boyutunu anlamada yetersiz kalmıştır. Murathan Mungan; toplumcu gerçekçi kategorisinde değerlendirilmese de diyalektik yöntemi kullanması, umut ilkesini ıskalamaması, gösterinin gündelik pratiklerini çözümlemesi noktasında Metal ve İkinci Hayvan kitaplarıyla toplumcu gerçekçi anlayışa uygun yetkin örnekler vermiştir. 70’li yıllarda Arkadaş Z. Özger’in şiirindeki açılımların dışlandığı gibi 90 sonrası gösterinin kapitalizmin kültürel hegemonya kurmasında, toplumu ve bireyi denetlemesinde etkin bir araç olarak kullanmasında, yabancılaşmayı harekete geçirmek için kitlelere zerk edilmesinde bir aygıt olduğu gerçeği toplumcu sanatın ilgi alanı dışında kalmıştır. Bu noktada gösteri aynı zamanda emperyalizmin küresel kültürünü oluşturmaktadır. Kapitalizmin iktisadi alt yapısının ürettiği üst yapılardan biri gösteridir. Günümüz toplumlarının dizi tekellerinin yaydığı hegemonyaya verdiği rıza, gittiği bir ticari merkezin konumunu paylaşarak kapitalizmin gönüllü reklamını yapan birey/ler profili, mahremiyetin yok olduğu toplumsal düzen gösterinin bir eseridir ve bu noktada toplumcu sanatın banoptikon-sinoptikon tartışmalarına “liberal-post-Marksist” gibi yaftalar vurarak uzak durması toplumla arasına mesafe açmasına neden olmaktadır. 12 Eylül sonrası özellikle Sovyetler’in dağılması toplumcu gerçekçi sanatçılar üzerindeki diğer bir olumsuz etkendir. Aynı dönemde yükselen Bahar Eylemleri tarzı işçi hareketlerini sanat eserlerine yansıtmada toplumcu edebiyat çevresi yetersiz kalmıştır. Marksizmin emek-sermaye çelişkisini yalnızca sloganlara indirmeyi şiir sayma gafleti 12 Eylül sonrasında devam etmiştir. Yaşadığı çağı çözümleyemeyen toplumcu gerçekçi şairler bu anlayışta üretim yapamamanın nedenini yine “liberalizm”e bağlamakta ve şiiri Özal’ın bozduğunu iddia etme gibi garip bir düşünceye kapılmaktadır “Bence şiiri Özal bozdu. Liberalizmin gelmesi, Sovyet sisteminin yıkılması… Devrimci şiir, sosyalist şiir diyorlar; Papirüs’te, Evrensel’de yayımlanan şiirlere bakıyorum, Ey işçi, yumruğunu sık, ayağa kalk!’ demeyi devrimci şiir sanıyorlar. Önce şiir olacak. İnsanı anlatacak. Onun içinde devrim de vardır, aşk da vardır, hüzün de vardır. Özal gelince slogan şairi olmayayım kaygısıyla bireysel şiirler yazıldı. Her şey karmakarışık oldu. Bugün yaşanan da o karmaşa bence.”[12] Refik Durbaş’ın bu sözleri slogan şiirin şiir sanılması konusunda haklılığını gösterir fakat slogan şairi olmama kaygısıyla bireysel şiirlerin yazıldığını da ifade etmektedir. İşin ilginç yanı, şiiri Özal’ın bozmuş olmasıdır! 1980 sonrası toplumcu şiirin gerilemesindeki tek sebebin 12 Eylül’ün baskı şartları olmadığı, oto-sansürün ve edebiyatın yaşadığı kanonlaşmanın sanatçıların içinde yaşadığı dönemi felsefi/kuramsal açıdan çözümleyemeyişinin de etkili olduğu tespitinde bulunduktan sonra günümüzde toplumcu gerçekçi edebiyatın durumuna odaklanmak gerekebilir. Bugün toplumcu şair ve yazarlar var mıdır? Bugün muhakkak genç şairler/yazarlar arasında toplumcu anlayışta yazan kişiler vardır. Adlarının duyulmamasının çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Bu sebeplerden biri şiir ve öykü yarışmalarıdır. Bir yarışmada yer alan jüri üyesinin bir başka yarışmada da jüri olması, ödüllerin veriliş biçiminde objektif kriterlerin bulunmayışı, aday şair ve yazara geri bildirim yapılmaması yarışmalara eser gönderen kişilerde motivasyonun zedelenmesine yol açmaktadır. Emek ve demokrasi temaları kapsamında düzenlenen yarışmalarda ödül verilen şiirler tanıtım amacıyla çeşitli gazete ve dergilerde paylaşıldığında görülmektedir ki toplumcu gerçekçi edebiyatla uzak-yakın ilişkisi yoktur. Ödül vermenin bir başka şartı da dergi ve gazetelerde bir yazarın/şairin eserinin yayımlanma kriterinin aidiyet-mağduriyet ilkesince! belirlenmesidir. Yayıncının ideolojik çevresine yakın kişilerin ve demokratik hak gasbına uğramış kişilerin eserlerinin yayımlanması ve bu kişilere ödüller verilmesi ideolojik sanat kanonlarının oluşmasına yol açmaktadır. 12 Eylül sonrası hapishane ya da belli çevre şairlerinin ödüllendirilmesi, 90 sonrası düzenlenen “Poesium” festivalinde belli şairlerin yok sayılması[13], Refik Durbaş’ın ve Adnan Yücel’in sitemleri son kırk yılda toplumcu gerçekçi edebiyatın Türk edebiyatının yaşadığı kanonlaşmanın anlaşılması açısından önem arz eden gerçekliklerdir. Solun kültür-sanat alanındaki “iktidarı” tarihsel olarak politik yenilmişliğinde kendi bayrağını gönderde tuttuğu son kalesidir. İktidar olabilmenin zaaflarını kendi içinde yaşamaktadır. Belirli bir ideolojik çevresel ilişki kurmadan ve referans bulmadan genç bir eleştirmen-yazar-şaire kapı açılmaması bu zaafların kapsamında değerlendirilebilir. 2000’li yıllarda tükenme noktasına gelen arabesk müziğin günümüzde tekrar sözde toplumcu şiirin içine sızması da ayrı bir tartışma konusudur. Aynı şekilde şiirde cinsellik, yabancılaşma, yalnızlık, umutsuzluk, kaba söz ve küfrün yüceltilmesi toplumcu gerçekçi edebiyat üretme sanılmaktadır; sosyalist çevrelerin “sınıf” eksenli mitinglerinde bireysel aşk müzikleri kitleye dinlettirilmektedir oysaki toplumcu gerçekçi edebiyatın eleştirel gerçekçilikten en belirgin farkı meseleleri diyalektik yöntemle ele alarak sınıfa ve kitlelere umut ve dayanışma aşılamasıdır. Benzer yanılgı günümüz rap ve arabesk müziğine bakışta da kendini göstermektedir. Tıpkı Ulysses romanındaki gibi birtakım göstergeler mevcuttur fakat bu göstergeler bir şeye işaret etmemektedir. Bu durumun yaşanmasının en önemli sebebi toplumcu gerçekçiliğe Sovyet tarzı bakılarak sadece aidiyet temelli şair tipinin makbul görmesindendir. Sonuç ise son yarım asırdır toplumcu gerçekçi edebiyatın kuramsal anlamda tartışmasını yürütecek ve bunun adına düşünce üretemeyecek bir sanatçı, okur ve eleştirmen üçgeninin yaratılamamasıdır. Bugün toplumcu gerçekçi anlayışa meyleden genç bir şairin besleneceği böyle bir kaynak hazinesi neredeyse kısıtlıdır. Aynı şekilde toplumcu şairlerin geleneği neredeyse yok sayması ve edebiyat tarihine ve birikimine bakışının problemli olmasıdır. Sabahattin Ali’nin okuyucu tarafından beğenilip sahiplenilen romanlarında çift kahramanlı aşk mesnevilerinin motiflerinin olduğu unutulmamalıdır. Franco Moretti’nin -daha önce belirtildiği gibi- edebiyatın evrimsel bir süreçten geçtiği yönündeki görüşü geleneğin yok sayılmasının yanlışlığını da göstermektedir. Şiirin tarihini Cumhuriyet ile başlatıp kaynak olarak da sadece halk şiirini almak şiirin gelişmesinin önündeki engellerden birini teşkil etmektedir. Bu tür tarihlendirmenin bir başka sakıncası da halkçılıkla toplumcu gerçekçiliğin birbirine karıştırılmasıdır. “Altmışların sonunda, büyük ölçüde Halkın Dostları dergisinde cisimleşen devrimci şiir’ atılımı oldu. Bugün de bir ölçüde devam ettiği belki -zorlayarak- söylenebilir çünkü en azından o şairler yazmaya devam ediyor. Ama genel olarak üretilen şiirin karakteri bu değil.”[14] Bugün için düşünüldüğünde toplumcu gerçekçiliğin işleyeceği teması-konusu mu yok? 90 sonrası Sovyetler’in dağılışı, tarihin sonu geldiği tezi, emperyalizmin kendini gösteri biçiminde tek kutuplu dünya anlayışıyla dayatması, mahremiyetin içinin boşaltılarak sosyal medya ve kitle gösteri araçlarıyla toplum dizayn edilmesi, her gün artan anti-depresan kullanımı, kapitalist sistemin kendi eleştirisini yine Netflix gibi platformla kendisinin yapması ve bireyi bu eleştiride edilgen kılması, yoksulluk-varsıllık dengesinin her gün daha da bozularak güvencesizleşen kitlelerin gitgide proleterleşmesi, artan iş cinayetleri, emek sömürüsünde cinsiyet uçurumu ve emeğin etnik sömürüsü, artan intiharlar, küresel çevre krizleri kısacası bir bütün olarak kapitalizmin yol açtığı tahribatın yanında yükselen işçi hareketleri bugün için emek-sermaye çelişkisinin genelde sanata, özelde edebiyata yansıtılma noktasında toplumcu gerçekçi anlayış için elzemdir. Hasan Hüseyin’in Kavel, Nazım Hikmet’in Türkiye İşçi Sınıfına Selam ve Beyazıt Meydanı, Süreyya Berfe’nin Mektubunu Aldım gibi şiirlerde işlenen mücadelelerin ve toplumsal gerçekliklerin edebiyata yansıtıldığı gözden kaçırılmamalıdır. Romanda da toplumcu gerçekçiliğe yaslanan başarılı örnekler verilmiştir 50’li yıllarda Marshall yardımıyla tarımda makineleşmenin yol açtığı kitlesel işsizlik Yaşar Kemal’in Hüyükteki Nar Ağacı romanının temel meselesi olmuştur. Bu durum sonucunda kırdan kente göçle oluşan gecekondulaşma ve çarpık kentleşme sorunu da 70’lerde Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanına yansımıştır. Bugün bir emek mücadelesinin öyküsünün anlatılması için Nazım Hikmet’ten Adnan Yücellere uzanan epik uzun şiir yazma geleneğinin örnekleri de mevcuttur. Bir diğer mesele emperyalizm anlayışının bir ülke gibi algılanarak emperyalizmin karikatürize edilen klişe durumlarının aşılamamış olmasıdır. Emperyalizm, bugün fiziki işgalin yanında kapitalizmin kültürel hegemonyası olan gösterinin gündelik pratiklerini üretmesiyle kendini var etmektedir. Bu demektir ki emperyalizm sadece belirli ülkeler arasında güç dengesi ve mücadelesi şeklinde çözümlenmemeli çünkü emperyalist bir ülke yenilse bile gösterinin işgali sona ermeyebilir. Sonuç olarak bugün için toplumcu gerçekçiliğin işleyeceği konu hayatın içinde her gün üretilmektedir fakat bu toplumsal dinamikleri şiire taşıyacak ses kısıtlıdır. Marksizm’e göre iki sınıf ve iki ideoloji vardır, bu iki sınıf arasındaki uçurum/gerilim günümüz dünyasında zirveye çıkmaktadır; bunu şiire taşıması gereken toplumcu anlayış ise kendini tarihin gerisine düşürmüştür. [1] Murat Kacıroğlu 2016 “Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında 1923–1940 Toplumcu-Gerçekçi Edebiyat Tartışmaları”, Erzurum Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S. 2, s. 27-71. [2] Franco Moretti 2005 Mucizevi Göstergeler Edebî Biçimlerin Sosyolojisi Üzerine, çev. Zeynep Altok, Metis Yayınları. [3] Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi, [4] Nurdan Gürbilek 2001 Vitrinde Yaşamak, Metis Yayınları. [5] Yücel Kayıran 2007 Felsefî Şiir Tinsel Politika, Yapı Kredi Yayınları. [6] Ahmet Telli 2014 Su Çürüdü, Everest Yayınları. [7] Adnan Yücel 2014 Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek, Yurt Kitap-Yayın. [8] “Şiirimizin Anadolu Kapısı Adnan Yücel” 17 Mayıs 2001, Cumhuriyet Kitap Eki. [9] Asım Bezirci 1993 Temele Gül Dikenler, Evrensel Basım Yayın. [10] Asım Bezirci 1993 Güle Dil Verenler, Evrensel Basım Yayın. [11] Hüseyin Haydar 2012 Acı Türkücü, Kaynak Yayınları. [12] “Şiirini Yaşamından Damıtan Bir Şair Refik Durbaş” 22 Şubat 2002, Cumhuriyet Kitap Eki. [13] Metin Celal 29 Eylül 2021 “Tarihin En Kavgalı Şiir Festivali”, [14] Murat Belge 2018 Şairaneden şiirsele Türkiye’de Modern Şiir, İletişim Yayınları.
Tüm Yönleriyle Roman Türü bir yazının başlığı olarak aslında romanın her boyutunu anlatmaktadır. Roman; yaşanmış ya da yaşanması mümkün olay veya durumların kişi, yer ve zamana bağlı olarak okuyucuda heyecan ve zevk uyandıracak şekilde anlatıldığı uzun edebî türdür. Romanda birbiriyle bağlantılı olaylar bir tema etrafında bir araya gerçeklik kurmaca yazıldığı dönemin zihniyetini serim, düğüm ve çözüm bölümleri türünün ilk örneği, İspanyol yazar Cervantes’in Servantes XVII. yüzyılın başlarında yayımlanan Don Quijote Don Kişot adlı eser kabul edilir. Türk edebiyatına roman Tanzimat’la girmiştir. Türün ilk örnekleri çeviri çeviri roman, Yusuf Kâmil Paşa’nın Fransız yazar Fénelon’dan Fenelon 1859 yılında çevirdiği Télémaque’tır Telemak.İlk yerli roman, Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat adlı romanı, teknik açıdan Servetifünun Dönemi’nde güçlenmiş; Halit Ziya Uşaklıgil, roman türünün Batılı anlamdaki ilk örneklerini Edebiyat ve Cumhuriyet Dönemi’nde roman türünde başarılı örnekler diyalog, iç konuşma, anlatma, gösterme, özetleme anlatım tekniklerine başvurularak olaylar anlatılır. Roman Türleri Romanlar genel olarak konularına ve yansıttıkları edebî akımlara göre sınıflandırılır. Macera serüven romanı Günlük hayatta az rastlanan, ilgi çekici olayları okuyucuda heyecan ve merak uyandıracak biçimde anlatan roman türüdür. Alexandre Dumas Aleksandır Duma Monte Cristo Kontu Monte Kristo Kontu bunlardan biridir. Bizde bu alanda isim yapmış ilk romancı Ahmet Mithat Efendi’dir. Sosyal Roman Sınıf çatışması, geçim sıkıntısı, göç gibi toplumsal ve ekonomik sorunları veya birtakım töreleri ele alan roman türüdür. Türk romanında toplumcu gerçekçiliğin ilk yansımaları, işçi hayatlarının anlatılmasıyla 1930’larda başlar Mahmut Makal Bizim Köy Yaşar Kemal Teneke, Fakir Baykurt Yılanların Öcü, Kemal Tahir Köyün Kanburu, Orhan Kemal Bereketli Topraklar Üzerinde,Orhan Kemal Gurbet Kuşları, Reşat Nuri Güntekin Yaprak Dökümü vb. Bereketli Topraklar Üzerinde ve Orhan Kemal Roman, Ç. köyünün erkeklerinden bir kısmının çalışmak için çeşitli bölgelere dağılmasıyla başlar. Romanın üç önemli kişisi; Köse Hasan, İflahsızın Yusuf ve Pehlivan Ali, çalışmak için Çukurova’yı seçer. Olaylar, tarımda makineleşmenin 1950’li yıllarda Çukurova ve çevresinde meydana getirdiği değişimler, emek-sermaye ve ırgat-ağa ilişkisi, köylü-şehirli farkı; Anadolu’da çalışmak için bir kasabadan Çukurova’ya gelen üç arkadaşın yaşadığı sıkıntılar çerçevesinde anlatılmıştır. 1950’li yıllardan sonra köylünün kente yönelişinin hikâyesini anlatan eserler yazılır. Bu anlamda, köyden şehre doğru olan hareketi işleyen ilk yazarlardan biri Orhan Kemal olmuştur. Türk edebiyatında Orhan Kemal’in yanı sıra Sabahattin Ali, Yaşar Kemal, Samim Kocagöz, Talip Apaydın, Necati Cumalı, Fakir Baykurt gibi yazarlar toplumcu gerçekçi anlayışla yazdıkları romanlarıyla tanınmışlardır. Aydın Romanı Halit Ziya’nın “Mai ve Siyah”ındaki Ahmet Cemil’i, romanda bunalan ilk kentli aydın sayabilirsek, roman tarihimizde daha çeyrek bir yüzyıl geçmeden görülen bunaltının erken olduğunu söyleyebiliriz. Cemil’e, Yakup Kadri’nin “Sodom ve Gomore”sindeki Necdet’i, “Yaban”daki Ahmet Celal’i ekleyebiliriz. Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra bunalan aydın yine görünür Peyami Safa’nın “Yalnızız”ındaki Samim, Tanpınar’ın Huzur’undaki İhsan, huzuru ararken hep huzursuzdurlar. Yusuf Atılgan Aylak Adam Her ne kadar, yetişkin bir aydın olmasa da, otuzuna merdiven dayamış, kentli ve paralı olan Aylak Adam’ın C.’si, bunalma biçimiyle, kendisinden sonra bunalan roman kişilerinin öncüsü sayılmalıdır. Çalışmayan, hazırdakini yiyen bir aylaktır C. Hemen her sabah işi varmış gibi sokaklara çıkan aylak bir tiptir C. Oğuz Atay Tutunamayanlar Oğuz Atay, Tutunamayanlar’ı 1972’de yayımlar. Postmodern romanın ilkleri bağlamında birçok eleştirinin konusu olur. Romanın iç içe geçen kurguları alışılmamış ve aslında roman kurgusunun içinde olan önsözler, yine kurgu içinde bir kurgu olan yayımcının mektubu, kişilerinin, olaylar içindeki davranışları ve ilişkilerinden çok, zihinsel devinimleriyle var olmaları ve aydının kendi içindeki hesaplaşması Turgut Özben’in eleştirel ve ironik tutumu, eleştirilerin en belirgin konularıdır. Abdülhak ŞinasiHisar 1888-1963 Romanlarında Marcel Proust ve Maurice Barres ’ten gelen, biraz da yaşadığı zamanın getirdikleriyle uzlaşamamaktan kaynaklanan geçmişe kaçan aydın düşüncesini işler. 1941 yılında yayımlanan ve aynı yıl CHP’nin açmış olduğu yarışmada üçüncülük ödülünü kazanan ilk eseri, Fahim Bey ve Biz adlı romandır. Abdülhak Şinasi’nin ikinci romanı Çamlıcadaki Eniştemiz’de ise 1944 “Eskiİstanbul’u ve üst kat insanlarını, yaşayışlarını, köşkleri, yalıları, eğlenmeleri; avuntularıyla bireyci, izlenimci yöntemde bir özlem örtüsü arasından gösterir. Yine anılarına dayalı olarak kaleme aldığı Ali Nizami Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği 1952 adlı son romanı da dâhil, bütün romanlarında kahramanlarının çoğu tuhaf, içe dönük ve siliktir. Hayali ile avundukları mekân, Cumhuriyetten önceki dönemde varlıklı insanların yaşadığı yalı ve konaklar, kahramanlar ise her gün karşılaşılan kişiler değil, pek çok özelliği bünyelerinde toplamış sıra dışı kişilerdir. Ahmet Hamdi Tanpınar 1901-1962 Huzur Romanda Tanpınar’ın zevklerini, hayata ve dünyaya bakışını temsil eden Mümtaz,çocukluğundan başlayarak belli bir terkibe ulaşıncaya kadarki hayatı, bilgi kaynakları tam olarak anlatılmış tek kahramandır. Romanın asli kişileri olan Mümtaz ile Nuran arasındaki ilişki belli bir zamanda başlar, belirli şartlar altında gelişir. Roman, Nuran’ın kendisine ihanet eden kocasına dönmesi, Nuran’ı seven ve Mümtaz’la sürekli çatışma halinde olan Suat’ın intihar etmesi ve Mümtaz’ın bunalım geçirerek merdiven üzerine yığılmasıyla sona erer. Ahmet Hamdi Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü 1961 Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanı; dengesiz, arayış içindeki kişileri aracılığıyla yaşadığı dönemin eleştirisini yüklenir. İronik bir anlatımla iki uygarlık arasında bocalayan Türk toplumunun tablosunun çizildiği roman, asli kişi Hayri İrdal’ın anıları biçiminde kaleme alınmıştır. Bilim kurgu romanı Gelecekte olabilecek olayları bilimsel bir yaklaşımla, hayal gücünü de kullanarak anlatan roman türüdür. Isaac Asimov Ayzek Ezimov Ben Robot Adıyamanlı Samsatlı Lucian’ın “Gerçek Tarih” adlı eseri, ilk kez Ay’a yapılan bir seyahati ve uzay savaşını anlatıyor. Samsat Samosata-Adıyaman topraklarında yaşayan hiciv yazarı Lucian, dünyada ilk kez uzay yolculuğu ve gezegenler arası savaş konularını kaleme aldı. Ay’a yapılan yolculuğu anlattığı Gerçek Tarih’ True History adlı eseri, Roma İmparatorluğu döneminde, MS 175 yılında yazıldı. Hikâyeye göre, Lucian’ın da aralarında bulunduğu bir grup gezginin yer aldığı gemi, şiddetli bir kasırganın içinden geçerek Dünya’dan ayrılır ve havadaki 7 günlük yolculuğun ardından Ay’a ulaşır. Roman şöyle başlıyor Olimpiyatlara katılmış 50 atletle bir gemide karanlık denizde gidiyorduk. Fırtına çıktı. Dalgalar gemiyi kaldırdı indirdi, kaldırdı indirdi, kaldırdı, gittik. Tarihî roman Tarihî olayları ve kişileri konu alan roman türüdür. İlk tarihî roman örneği sayılan “Waverley”de 1814 Walter Scott, gerçek bir olayın içersine fiktif yapıda bir metin yerleştirmiştir. Romanın konusu, İskoçya tarihindeki 1745 Jakoben Ayaklanması’ ilk tarihi roman Namık Kemal’in yazdığı Cezmi adlı eserdir. Tarık Buğra Küçük Ağa Küçük Ağa, Millî Mücadele yıllarının Kuvayı Milliye’nin oluşumundan Çerkez Ethem birliklerinin bozguna uğratılması arasındaki dönemin kurgusu niteliğindedir. Yazarın Millî Mücadele yıllarını konu alan romanı, halk hareket noktası alınarak kurgulanmıştır. İstanbullu Hoca, Çolak Salih, Reis Bey, Doktor Haydar ve Ali Emmi gibi halktan insanlar romanın kahramanlarıdır. Soru Çolak Salih’in asker olması dolayısıyla, dönemin siyasal ve sosyal olaylarını, kurgu içerisinde anlatmakta zorlanmaz. Çolak Salih, geçmişin ihtişamını aramaktadır. Çanakkale’de kolunu kaybetmiş, herkesin kendisine acıma duygularıyla yaklaştığı, hatta uzaklaştığı bir adam hâline gelmiştir. Görev anlayışı en üst seviyede gelişmiş olan Çolak Salih, halk adamıdır. Memleketine ve vatanına geleneksel bağlılığı temsil etmektedir. Millî Mücadele öncesinde çok iyi bir askerdir. Silah talimlerinde hâlâ iyidir. Aynı zamanda güvenilir bir kuryedir. Aile hayatı söz konusu değildir. Bu parçada anlatılan kahraman yer aldığı eser ve yazarı aşağıdakilerin hangisinde verilmiştir? A Tarık Buğra – Küçük Ağa B Kemal Tahir – Devlet Ana C Nahit Sırrı Örik – Abdülhamit Düşerken D Samim Kocagöz – Kalpaklılar-Doludizgin E Safiye Erol – Ciğerdelen Attilâ İlhan Dersaadet’te Sabah Ezanları Roman, 1909’dan İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalinden hemen sonrasına, Millî Mücadele’nin Anadolu’da güç kazandığı döneme kadar 1920 olan bir süreci işler. “Dersaadet’te Sabah Ezanları” Millî Mücadele yıllarına, İstanbul’u merkeze alarak bakmaktadır. Kemal Tahir Devlet Ana 1967 yılında yayınlanan roman, Anadolu toprağının Bitinya Söğüt ucundaki Türkmenlerin, uç beyliğinden, topraklarını genişletmek suretiyle Osmanlı Devleti’nin temelini atmaları ve yaşadıkları olayları Ertuğrul Gazi’nin at bakıcısı Demircan ve sevgilisi Liya’nın düşmanlarınca öldürülmesi ve kardeşleri Kerimcan ile Mavro’nun intikam almak için giriştikleri mücadele çevresinde gelişir. Daha sonra intikamın alınması, katillerin öldürülmesi ve Kerimcan’ın tekrar mollalığa dönüşü anlatılır. Romanda tarihî olaylar 1290-1299 yılları arasında Ertuğrul Gazi’nin başında bulunduğu beyliğin, hastalığı nedeniyle, oğlu Osman Bey’e geçmesi ve böylece bir aşiretin devlet oluşu anlatılır. Fantastik roman Gerçeküstü olay, kişi ve yerleri konu alan roman türüdür. Yüzüklerin Efendisi-Tolkien Tolkin Psikolojik roman tahlil romanı Dünya edebiyatında ilk psikolojik romanı Mm. De La Fayette’nin yazdığı “La Princesse de Cleves” 1678 adlı eserdir. İnsanın iç dünyasını, bilinçaltını, olayların insanın ruh dünyasına etkilerini anlatan roman türüdür. Bizde ilk psikolojik romanı Mehmet Rauf’un yazdığı “Eylül”dür. Polisiye roman Polisiye olayların konu edildiği; aksiyon, gizem, heyecan, korku vb. ögeler içeren roman türüdür. Dünyanın en ünlü polisiye yazarlarından Agatha Christie’nin ilk polisiye eseri 1920 yılında kaleme aldığı “The Mysterious Affair Style” Ölüm Sessiz Geldi’dir. Dünyaca tanınan polisiye yazarı Edgar Alan Poe, aynı zamanda Amerika’nın ilk büyük yazarı olarak kabul edilmektedir. Şiir, kısa öykü gibi farklı türlerde de sayısız eser veren yazarın Morgue Sokağı Cinayeti isimli kitabı polisiyenin ilkleri arasındadır. Sevilen polisiye yazarı Arthur Conan Doyle, bugün bile kitleleri peşinden sürükleyen Sherlock Holmes karakterinin yaratıcısıdır. İrlanda kökenli olduğu bilinen yazar polisiye türünde birçok esere sahiptir. Ülkemizde polisiye türündeki eserleriyle tanınan ve sevilen Ahmet Ümit, aynı zamanda dünyanın en ünlü polisiye yazarları arasında gösterilmektedir. Polisiye türünde verdiği ilk eser “Çıplak Ayaklıydı Gece” olan ünlü yazarın kitapları, dünyanın birçok yerinde farklı dillerde çevirileriyle yer almış ve almaya da devam etmektedir. Ümit’in öne çıkan eserleri ise Elveda Güzel Vatanım, İstanbul Hatırası, Patasana, Sultanı Öldürmek olarak sıralanabilir. Peyami Safa’nın Server Bedi Takma adıyla yazdığı Cingöz Recai adlı eserleri bu türün önemli eserlerindendir. Tezli roman Toplumsal veya siyasal bir sorunu konu edinen, bir tez içeren roman türüdür. Tezli romanlarda yazar, bir görüşü savunur ve bunun doğruluğunu kanıtlamaya çalışır. Türk edebiyatında ilk tezli roman Nabizade Nazım’ın yazdığı Zehradır. Roman, diğer tezli romanlar gibi bir fikri savunmak için yazılmıştır. Kitapta Zehra adlı bir kadının eşini cariyesi Sırrıcemal’i kıskanmasıyla başlayan bir dizi olay anlatılır. Aşırı kıskançlığın ne gibi kötü sonuçlar doğuracağını anlatan kitapta yer alan diğer karakterler şunlardı Şevket Bey, Ürani, Muhsin Bey. Yakup Kadri Karaosmanoğlu Yaban Jack London Martin Eden Victor Hugo Deniz İşçileri Recaizade Mahmut Ekrem Araba Sevda Maksim Gorki Benim Üniversitelerim Henri Beyle Stendhal Kırmızı ve Siyah Egzotik roman Uzak ve yabancı ülkelerin doğa ve insanlarını konu edinen roman türüdür. Pierre Loti Piyer Loti İzlanda Balıkçısı Ahmet Mithat Efendi Hasan Mellah ve Hüseyin Fellah Refik Halit Karay Nilgün Natüralist roman Nana Nana-Émile Zola Emil Zola Egzistansiyalist roman Bulantı-Sartre Sartr Modern roman Ulysses Yulises-James Joyce Ceymis Coys Postmodern roman Gülün Adı-Umberto Eco Umberto Eko Romanın Yapı Unsurları Olay Örgüsü Eserlerde ortaya çıkan, oluşan durum, ilgi çeken veya çekebilecek nitelikte olan her türlü iş, hadise, vaka Adamın yürümesi, bisikletten düşmesi, arabanın bir yayaya çarpması, bir kuşun sakatlanması vb. eserde gerçekleşen her şey. Eserlerde gerçekleşen her şey gerçekleşme aşama ve sırasına göre anlatılır. Buna olayların gerçekleşme sırası denir. Romanda olayların bir ana olay etrafında gelişip sıralanması ile oluşan yapı unsurudur. Ana olay etrafında yer alan her bir olay halkası kahramanların bir yönünü tanıtır. Kişiler Romanda anlatılan olayları gerçekleştiren kahramanlardır. Gerçek hayatta rastladığımız ya da rastlayabileceğimiz kişilerdir. Metindeki rol dağılımlarına göre kişiler; başkahraman, yardımcı kahramanlar, karşıt güç şeklinde çeşitlenir. Karakter Bir eserde duygu, tutku ve düşünce yönlerinden ele alınan kimseye karakter denir. Tip Hikâye, roman, tiyatro gibi uzun anlatıma dayalı edebî eserlerde kişi kadrosu içinde yer alan ve belli bir düşüncenin, topluluğun zihniyetini ve ideolojinin temsilciliğini yüklenen kişi cimri, otlakçı, mirasyedi tipi gibi. Zaman Bir işin, bir oluşun içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre, vakit Romanda işlenen olayların başlangıcından bitimine kadar geçen süre romanın zamanıdır. Mekân Romanda olayların geçtiği çevre ve yerlerdir. Mekân, olayların gelişimine göre değişiklik gösterir. Mekân, tasvir edilerek okuyucunun zihninde canlandırılır. Kişilerin karakter özelliklerinin belirlenmesinde içinde yaşadıkları mekân da etkili olduğu için romanda mekân betimlemelerine geniş yer verilir. Tema Romanın bütününe hâkim olan temel duygu veya düşüncedir. Tema soyut ve genel bir kavramdır. Metin dışında da var olabilen sevgi, aşk, dostluk, yalnızlık gibi kavramlar temayı oluşturabilir. Konu Temanın somutlaştırılmasıdır Ahmet’in yalnızlığı, köylüler arasındaki düşmanlık vb. Anlatıcı Romandaki olayı anlatan kişidir. Anlatıcı, yazarın kendisi değil, kurmaca bir kişidir. Romanda olaylar birinci veya üçüncü kişi ağzından anlatılır. Bakış açısı Yazarın romandaki kişi, olay, yer ve zamanı ele alış biçimi ve bunlara karşı takındığı tutumdur. Üçe ayrılır 1. Hâkim Bakış Açısı Anlatıcı, olaylara ve kahramanlara hâkimdir. Olayların nasıl gelişeceğini bilir ve görür. Olayları anlatırken kahramanların aklından geçenleri ve psikolojilerini yansıtarak yorumlamalar yapar. Anlatım üçüncü kişinin ağzından yapılır. Örnek Onun fikirlerinde ve duygularında hiçbir şey değişmemiştir. Bu gidişten o da memnun değil, ne bu yaşayış tarzın ne evlerine girip çıkan insanları, o da beğenmiyor. 2. Kahraman Bakış Açısı Olaylar, roman kahramanlarından birinin ağzıyla anlatılır. Olayları yaşayan kahraman, olaylar karşısındaki izlenim ve tutumunu kendi bakış açısıyla yansıtır. Birinci kişili anlatım hâkimdir. Örnek Ve baktım Minderde üst üste konmuş iki yastık. Demek annem biraz rahatsızlanmış ve buraya uzanmış. Masanın yanında rafın önüne çekilmiş bir sandalye. Demek annem en üst raftan bir ilâç şişesi almış. 3. Gözlemci Bakış Açısı Anlatıcı gördüklerini, tanık olduklarını aktarır. Roman kahramanlarının aklından geçenleri bilmez ve tarafsızdır. Olayları ve durumları yorumlamalar yapmadan sadece yansıtır. Anlatıcının anlatımı gördükleriyle sınırlıdır. Anlatım üçüncü kişinin ağzından yapılır. Örnek Birkaç evlik bir yerden geçiyorlardı. Yıkık bir duvarın dibinde yırtık elbiseli, tıraşları uzamış, yüzü kırış kırış, yılgın bir ihtiyar oturuyordu. Başında kirli, beyaz bir papak vardı. Ağzı açıktı; üst damağında tek kalmış, kazma gibi uzamış dişi görülüyordu. Anlatım Teknikleri Anlatma Tahkiye Etme Anlatma tekniğinde okuyucu ile eser arasına anlatıcı girer. Okuyucu hemen her şeyi anlatıcı kanalıyla görür ve öğrenir. Okuyucunun dikkati anlatıcı üzerinde yoğunlaşır. Anlatma; kişi tanıtımı, olay anlatımı, geriye dönüş, iç çözümleme veya özetleme şeklinde olabilir. Kişi Tanıtımı Metindeki kişilerle ilgili okuyucuya tanıtıcı bilgiler verilir. Anlatıcı, metindeki kişileri ayırt edici yönleriyle tanıtır. Örnek Hele bir tanesi vardı, bir tanesi. Çocukları bu işe seferber eden de oydu. Ökseleri cumartesi gecesinden hazırlayan da… Konstantin isminde bir herifti. Galata’da bir yazıhanesi vardı. Zahire tüccarıydı. Kalın, tüylü bilekleri, geniş göğsü, delikleri kapanıp açılan üstü kara kara benekli bir burnu, deriyi yırtmış da fırlamış gibi saçları, kısa kısa bir yürümesi, kalın kalın bir gülmesi… Olay Anlatımı Metindeki olaylar, bir anlatıcı tarafından anlatılır. Örnek Haftada iki gece dostlara danslı çay veriliyor, en aşağı iki üç gece de başkalarının davetine gidiliyordu. Aşağı sofa ile taşlık arasındaki camekân kaldırılmış, delik deşik duvarlar sarı yaldızlı bir kâğıt ile kaplanmıştı. Geriye Dönüş Eserde kronolojik akışın kırılarak geçmişe dönülmesi, geçmişe ait yaşantıların anlatılması tekniğidir. Bu teknikte anlatıcı birinci tekil kişi olabileceği gibi üçüncü tekil kişi de olabilir. Örnek “Şimdi, Ankara’da bulunuyorsunuz, zannedersem.” Demek, Burhan buydu. Selim’in onlara tanıştırmaktan kaçındığı esaslı’ arkadaşlarından biri. Selim, farklı çevrelerdeki arkadaşlarını birbirine tanıştırmayı sevmezdi. “Hoşlanmazsın,” diye kestirip atardı. Yüksek’ arkadaş çevrelerinde üniversite arkadaşlarından utanırdı Selim. “Seni ele vermemizden korkuyorsun,” diye saldırırlardı Selim’e kantinde. Hepimiz, tanımadan, sevimsizliklerine inanırdık bu adamların. Oğuz Atay, Tutunamayanlar İç Çözümleme Kişilerin iç dünyalarının, iç yaşantılarının, hâkim anlatıcı ve bakış açısıyla anlatıldığı psikolojik tahlil tekniğidir. Bu anlatım tekniğinde anlatıcı, kişinin iç dünyasına bütünüyle egemen olan dışarıdan bir unsur olarak etkindir; anlatılan kişi ise edilgendir. Örnek Çerviakov General’e kuşkuyla bakarak “Unutmuş! Ama gözleri sinsi sinsi parlıyor, benimle konuşmak bile istemiyor! Aksırmanın çok doğal bir şey olduğunu söylemeliydim ona. Yoksa kasten tükürdüğümü sanabilir. Şimdi değilse bile sonradan böyle gelir aklına. Oysa hiç istemeden oldu,” diye düşündü. Özetleme Varlığı belirgin şekilde hissedilen anlatıcı olayları, kişileri veya diğer unsurları özetleyerek anlatır. Örnek Ali Rıza Bey, Babıâli yetiştirmelerinden bir mülkiye memuruydu. Otuz yaşına kadar Dâhiliye kalemlerinden birinde çalışmıştı. Belki ölünceye kadar da orada kalacaktı. Fakat kız kardeşiyle annesinin iki ay ara ile ölmesi onu birdenbire İstanbul’dan soğutmuş, Suriye’de bir kaza kaymakamlığı alarak gurbete çıkmasına sebep olmuştu. Pastiş Postmodern romanda çeşitli metin türlerinin biçim ve anlatım özelliklerinin taklit edilmesidir. Binbir Gece Masalları’nda ve halk hikâyelerinde anlatıcı, başkalarından dinlediklerini aktarır. Bunu yaparken de “rivayet ederler ki, derler ki” gibi kalıplaşmış ifadeler kullanır. İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası adlı romanında biçim ve anlatım özellikleri açısından aynı tekniği kullanması bir pastiş örneğidir “Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikayet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı kâinattan 7070 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Kostantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.” Latife Tekin Sevgili Arsız Ölüm’de, günümüz romancılarından Gabriel Marguez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanındaki doğaüstü olayları olağan ve sıradanmış gibi sunma biçiminden yararlanarak pastiş tekniğinin bir örneğini vermiştir. Parodi Postmodern romanda ciddi sayılan bir eserin bir bölümü veya bütününü alaya alarak biçimini bozmadan ona bambaşka bir özellik vererek biçimle öz arasındaki bu ayrılıktan gülünç etki yaratan bir oyun türüdür. Nazan Bekiroğlu’nun Yûsuf ile Züleyha adlı romanı, içerik yönünden divan edebiyatındaki Yûsuf ile Züleyha mesnevilerini örnek aldığından bir parodi örneğidir. İroni Postmodern romanda birtakım olguları ya da eserleri alaycı bir anlatımla söz konusu etmektir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanında önemsiz bir kurum olan Saatleri Ayarlama Enstitüsünü asrın en büyük, en faydalı kurumu şeklinde tanıtması bir ironi örneğidir. İç Konuşma Romanda kahramanın zihninden geçenlerin, anlatıcının aradan çıkarılarak aktarılması tekniğidir. İç konuşmada genellikle gramer kurallarının tam yansıtılmadığı, günlük konuşmanın doğallığı içindeki ifadelerle oluşturulan cümleler kullanılır. Modernist romanlarda işlenen yabancılaşmış bireyin, bunalımlı ve karmaşık iç yapısını ortaya koymak için iç konuşma tekniğinden yararlanılmıştır. Geriye Dönüş Geriye dönüş, romanda kronolojik olarak genellikle ileriye doğru giden zamanın yer yer geriye dönüşlerle kesilmesidir. Modernist romanlarda bireyin iç dünyasını ve psikolojisini sergilemede işlevsel olarak kullanılan anlatma tekniklerindendir. Bu teknik klasik romandan farklı olarak modernist romanlarda ben anlatıcının yani kahraman anlatıcının bulunduğu ortamdan, içsel kopuşlarla uzaklaşmasını ve kopmasını sağlar. Geriye dönüş tekniği bu yönüyle psikolojik ögelerin yansıtılmasında başarıyla kullanılır. Metinler Arasılık Genel anlamda bir metnin kendinden önce yazılmış metinlerle doğrudan ya da dolaylı olarak ilişki kurması ve bunun eserde yansıtılmasıdır. Üst kurmaca Yazma sürecinin de romanın konularından biri olarak kurgulanmasıdır. Bu teknik, roman teorisini roman pratiği içinde göstermektir. Örneğin bir polisiye roman içinde polisiye roman türünün özelliklerinin de romanın içinde yer alması üst kurmacadır. Üst kurmaca her bir romanda, yazarın belirlemesiyle farklı biçim ve yoğunlukta yer alabilir. Üst kurmaca, postmodernist yazarların romanı oyunlaştırma isteklerine en uygun tekniklerden biridir. Bu teknikte anlatıcı, kurmacanın etkin bir figürü haline gelerek doğrudan veya dolaylı olarak okurla iletişim kurar. Ahmet Mithat Efendi’nin Müşehadat adlı eseri ile Aka Gündüz’ün Zekeriya Sofrası adlı eserinde bu nitelik görülür. Kolaj Herhangi bir konuda farklı yazar, şair ya da kaynaklardan derlenen alıntıların bir araya getirilerek metne yansıtılmasıdır. Edebî Akımlara Göre Romanlar Klasik Roman Fénelon Fenelon Télémaque Telemak Romantik Roman Victor Hugo’nun, Cromwell adlı oyununda ilkelerini ortaya koyduğu bir edebiyat akımıdır. Romantizm, XIX. yüzyılın başından ortalarına kadarki dönemde hemen hemen bütün Avrupa’da hâkim olan sanat/edebiyat akımıdır. Akıl ve sağduyuyu önemseyen klasisizm akımına bir tepki olarak çıkan romantizm; tarihî, dinî ve millî değer ve duyguların, tabiata yönelişin, kişisel yorumların, abartılı duyguların, ideallerin hâkim olduğu bir kötümserlik, hüzün ve melankoli ön Wolfgang Goethe Yohen Volfgang Göte, François Rene de Chateaubriand Fransua Rene de Şatöbiriyan, Walter Scoot Voltır Sıkut, Alphonse de Lamartine Alfons de Lamartin, Alexandre Serguievitch Puşkin Aleksandır Serguvic Puşkin, Alexandre Dumas Aleksandır Duma, Victor Hugo gibi sanatçılar romantizm anlayışına bağlı olarak eser vermişlerdir. VİCTOR HUGO 1802-1885 Fransız edebiyatının önemli yazarlarından biri olan sanatçı, edebî ününü şiirleri ve oyunları ile kazandı. Romantizmin ilkelerini ortaya koydu. Toplumsal sorunlar ve politikayla yakından ilgilendi. 1848 ayaklanmalarının ardından kurucu meclise katıldı, daha sonra milletvekilliği yaptı. I’Evenement adlı bir gazete çıkardı. 1852’de Louis Bonaparte’ın imparatorluğunu ilan ettiği hükûmet darbesine karşı çıktığı için sürgün edildi. Cezası 1859’da sona erdi fakat imparatorluk yıkılana kadar gönüllü olarak sürgünde kaldı. 1831 yılında yayımlanan romanı “Notre Dame’ın Kamburu”, klasik edebiyatın şaheserleri arasında yer aldı. Birçok türde eser veren sanatçının Akşam Şarkıları, Işık ve Gölgeler şiir; Hernani, Kral Eğleniyor tiyatro; Notre Dame de Paris, Sefiller roman türündeki eserlerinden bazılarıdır. Realist Roman Gözlemlere yer veren romancılık anlayışıdır. Realistler olayları tarafsız bir gözlemci gözüyle yansıtmayı ilke edinirler. Rus edebiyatında Lev Nikolayeviç Tolstoy Lev Nikolayevik Tolstoy “Savaş ve Barış”, Fiodor Mihayloviç Dostoyevski Fiyodor Mihayloviç Dosteyevski “Suç ve Ceza”, İvan Turgenyev “Babalar ve Oğulları”, Nikolay Gogol “Ölü Canlar”Fransız edebiyatında Stendhal Stendal “Kırmızı ve Siyah”, Balzac Balzak “Vadideki Zambak”İngiliz edebiyatında Charles Dickens Çarls Dikıns “İki Şehrin Hikâyesi” adlı eserleriyle yüzyılın önemli realist yazarları arasında yer alırlar. Natüralist Roman Gözlemin yanında deney ve soyaçekime önem veren bir edebi akımdır. Gusatave Falubert “Mademe Bovary”, Emile Zola’nın “Nana” isimli eserleri önemli natüralist romanlardır. Egzistansiyalist Roman Bulantı-Sartre Sartr Modern roman Ulysses Yulises-James Joyce Ceymis Coys Postmodern roman Gülün Adı-Umberto Eco Umberto Eko Türk Edebiyatı Romancılık Dönemleri ve Anlayışları Tanzimat Romanı Tanzimat edebiyatı, Tanzimat’ın ilânından yirmi yıl kadar sonra 1860’ta Şinasi’nin Agâh Efendi ile Tercümân-ı Ahvâl gazetesini çıkarmasıyla başlayan ve 1895’e kadar süren edebî dönemin adıdır. Türk edebiyatında önemli bir anlatım birikimi ve geleneği olmakla birlikte roman türünün ilk örnekleri önce çeviri, sonra da Batı romanlarının taklit edilmesi yoluyla bu dönemde oluşturulmuştur. İlk Çeviri Roman Yusuf Kamil Paşa Telemakİlk yerli roman olan Şemsettin Sami Taaşşuk-ı Tal’at ve Fıtnatİlk edebî roman Namık Kemal İntibahNamık Kemal’in İntibah’ında babasından kalan mirası yiyip yoksulluğa düşen Ali Bey serüveni Realis Roman Recaizade Mahmut Ekrem Araba Sevdasıİlk Natüralist Roman Nabizâde Nazım ZehraNabizade Nazım’ın Zehra’sında servetini Beyoğlu’nda bitirip parasız kalan Suphi tipi anlatılmaktadır.. İlk Cariyelik Konulu Roman Sami Paşazâde Sezâî Sergüzeştİlk Batılılaşma Sorununu İşleyen Roman Ahmet Mithat Efendi Felâtun Bey ile Râkım Efendi Ahmet Mithat Efendi’nin özlediği ve bunun için idealize ettiği Osmanlı efendisi, Râkım Efendi tipinde kişilik kazanır. Râkım Efendi, çalışkanlık ve tutumlulukla mutluluğa kavuşanların sembolü iken Felâtun Bey, tembellik ve israfla hayatını tüketen insanların temsilcisidir. Servet –i Fünun Dönemi Romanları Servetifünun topluluğu 1896-1901 yılları arasında Servetifünun dergisi etrafında toplanan edebiyatçılardan oluşmuştur. Edebiyatıcedide adıyla da anılan bu topluluk Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Süleyman Nazif, Ahmet Şuayp, Hüseyin Suat Yalçın gibi sanatçılardan Dönemi’nde yazılan romanlar arasında Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar, Nemide; Mehmet Rauf’un Eylül, Ferdâ-yı Garâm, Bir Aşkın Tarihi; Hüseyin Cahit Yalçın’ın Nadide, Hayal İçinde adlı eserleri Edebiyatı Dönemi’nde görülen, anlatıcının araya girip okurla sohbet etmesi, bilgiler aktarması, gerçeği zorlayan tesadüfler ve kişilerin idealize edilmesi gibi kusurlar; Servetifünun romanında oldukça azalmıştır. Olay örgüsü, karakterlerin canlandırılması ve çevre tasvirleri bakımından daha sağlam, daha gerçekçi ve Batı tarzına uygun eserler kaleme alınmıştır. Halit Ziya Uşaklıgil Mai ve Siyah Bu roman bir dönem romanıdır. Realizm akımının özelliklerini başarıyla kullanmıştır. Romanda Ahmet Cemil’in yaşadığı hayal kırıklığı, sebepleriyle birlikte başarıyla verilmiştir. Mai ve Siyah’ta renkler birer sembol olmuştur. Genç bir şairin mavi hülyalardan siyah felakete doğru gidişini konu edinen romanda Ahmet Cemil, yalnız iç dünyası ile değil bu dünyanın içinde yer aldığı çevresi ile birlikte verilmiştir. Milli Edebiyat Romanı Millî Edebiyat Dönemi, 1911’den 1923 yılını -Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen süreyi- kapsayan edebî dönemdir. II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle başlayan “Türkçülük” akımı, “edebiyatta millî kaynaklara dönme” fikrini beraberinde getirmiştir. Bu anlayış doğrultusunda eserler veren sanatçılar, sade dil kullanmaya ve eserlerinde yerli hayatı konu edinmeye başlamışlardır. Bu amaçla Arapça-Farsça kelimelerden uzak, saf Türkçe kelime kullanımını hayatı ele alma konusunda Mehmet Emin Yurdakul, Mehmet Âkif Ersoy gibi şairler ile Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin gibi roman ve hikâye yazarları ön plana çıkmışlardır. Tanzimat ve Servetifünun dönemlerinde hikâye ve romanda konu edilen olaylar için mekân İstanbul iken Millî Edebiyat Dönemi’nde İstanbul’un dışına çıkılmıştır. Yurdun her bir köşesi mekân olarak kullanılmış, köy ve taşra hayatı da edebiyattaki yerini almıştır. Böylelikle her tabakadan insanın yaşantısı, roman ve hikâyede konu olarak Edip’in Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye; Yakup Kadri’nin Yaban; Samim Kocagöz’ün Kalpaklılar; Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı; Tarık Buğra’nın Küçük Ağa gibi eserleri Kurtuluş Savaşı’nın işlendiği eserlerden bazılarıdır. Millî Edebiyat Dönemi roman ve hikâye yazarları arasında Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Aka Gündüz gibi isimler yer alır. Bu dönemde yer alan sanatçıların büyük bir kısmı Cumhuriyet Dönemi’nde de eserler vermiştir. Millî Edebiyat Dönemi yazarlarından Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek adlı eser Kurtuluş Savaşı’nın konu edildiği roman örneklerindendir. Eserde, İzmir’den sonra İstanbul’un işgal edilmesi; “Cemal, İhsan, Peyami ve Ayşe” gibi vatanseverlerin Anadolu’ya geçerek kurtuluş mücadelesine katılmaları; çetelerle yapılan mücadeleler konu edilmiştir. Cumhuriyet Dönemi’nde Roman 1923-1950 Millî Edebiyat sanatçılarının da eser vermeye devam ettiği Cumhuriyet Dönemi’nin ilk yıllarında daha çok, gözlemci gerçekçiliğe dayalı romanlar yazılmıştır. Bu dönemde sanatçılar romanlarında Cumhuriyet devrimlerini, yeni kurum ve değerleri ele alan romanlar yazmıştır. 1923-1950 arasında roman, farklı biçim ve tekniklerle gelişerek Türk edebiyatındaki varlığını sürdürmüştür. Bu dönemde Yakup Kadri Karaosmanoğlu Yaban,Yaban, Türk edebiyatında Kurtuluş Savaşı’nı konu edinen romanlardan biridir. Yazar, bu eserini Millî Mücadele sırasında yaşayıp gördüklerinden yararlanarak yazmıştır. Romanda Anadolu coğrafyasının hazin manzarası eşliğinde köylünün içinde bulunduğu yozlaşma ve sefaleti Nuri Güntekin Yaprak Dökümü,Abdülhak Şinasi Hisar Fahim Bey ve Biz, Çamlıca’daki Eniştemiz,Peyami Safa Dokuzuncu Hariciye Koğuşu,Sabahattin Ali Kuyucaklı Yusuf,Ahmet Hamdi Tanpınar Huzur adlı eserleri roman türünün tanınmış örneklerindendir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur adlı romanında Cumhuriyet aydınları bağlamında Türk toplumunun tarihî, kültürel, sosyal dokusuna ait değerleri tartışır Hepsi bir medeniyet çöküntüsünün yetimleridir. Bu insanlara yeni hayat şekilleri hazırlamadan evvel, onlara hayata tahammül etmek kudretini veren eskilerini bozmak neye yarar. Yazar, eskiye ait değerlerle yeni medeniyetin getirdiği değerler ve yaşam biçimleri arasında bir uyum kurarak kendi iç huzurunu sağlamaya çalışan aydınları anlatır. Ayrıca savaş, yoksulluk, hastalık, ölüm, sanat, tabiat, aşk gibi temaları da iç içe verir. Kahramanlar Mümtaz, Nuran Cumhuriyet Dönemi’nde Roman 1950-1980 1950-1980 arasında roman türü farklı eğilimlerle toplumcu gerçekçi, bireyin iç dünyasını esas alan, modernist, millî ve dinî duyarlılıkları yansıtan gelişimini sürdürmüştür. Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Samim Kocagöz, Fakir Baykurt gibi toplumcu gerçekçi yazarlar; toprak kavgaları, tarımın makineleşmesi, köyden kente göç gibi toplumsal konuları romanlarında ele almışlardır. Peyami Safa, Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Tarık Buğra, Samiha Ayverdi bireyin iç dünyasını esas alan romanlar yazmışlardır. Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Ferit Edgü, Adalet Ağaoğlu modernist çizgide romanlar vermişlerdir. Hüseyin Nihal Atsız, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Bahaeddin Özkişi, Münevver Ayaşlı, Emine Işınsu, Sevinç Çokum millî ve dinî duyarlılıkları yansıtan romanlar yazmışlardır. Kemal Tahir’in Devlet Ana, Yorgun Savaşçı;Orhan Kemal’in Cemile, Murtaza;Orhan Kemal’in toplumcu gerçekçi anlayışla yazdığı Murtaza adlı roman, 1952 yılında önce gazetede tefrika edilir ve aynı yıl kitap olarak yayımlanır. Eser eklemeler yapılarak 1969’da yeniden yayımlanır. Büyük ilgi gören roman 1965’te Murtaza, 1984’te ise Bekçi adıyla iki kez sinemaya uyarlanır; tiyatro eseri olarak da sahnelenir. Romandaki olaylar, II. Dünya Savaşı sonrasında, Adana’da geçmektedir. Yazar; bu eserinde bir fabrikada gece kontrolörü olan, görevini her şeyin üstünde tutan, saf bir adam çevresinde gelişen olayları toplumcu gerçekçiliğe bağlı kalarak Kemal’in İnce Memed, Yılanı Öldürseler;Fakir Baykurt’un Tırpan, Yılanların Öcü;Peyami Safa’nın Yalnızız;Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü;Tarık Buğra’nın Küçük Ağa, İbişin Rüyası;Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam, Anayurt Oteli;Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar, Bir Bilim Adamının Romanı;Ferit Edgü’nün Hakkâri’de Bir Mevsim;Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü, Bir Düğün Gecesi;Hüseyin Nihal Atsız’ın Ruh Adam;Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Kilit, Çatı;Bahaeddin Özkişi’nin Sokakta, Köse Kadı adlı eserleri bu dönemde roman türünün tanınmış örneklerindendir. Kuşak Romanları Mithat Cemal Kuntay’ın 1938 yılında yayımlanan “Üç İstanbul” adlı romanı. Yazar; eserde bir bölümünü yakın çevresinden seçtiği kahramanlarla II. Abdülhamit, II. Meşrutiyet ve Mütareke dönemlerinin İstanbul’unu anlatmıştır. Romanda Adnan karakteri üzerinden toplumun yaşamış olduğu bu üç ayrı dönem ve bu dönemlerde meydana gelen değişim ele alınmıştır. Bu üç dönem içerisinde toplumun her yönüyle çürümesi, romana büyük bir başarıyla yansıtılmıştır. Romanın başkarakteri Adnan’dır. Üç İstanbul ’da “Belkıs, Süheyla, Şair Raif, Hidayet, Tevfik Hoca, Dağıstanlı Hoca, Salih Zeki, Maliye Nazırı” gibi çok sayıda roman kişisi yer almaktadır. Roman kişileri arasında edebiyat çevresinden kişiler de vardır. Örneğin Mehmet Âkif Ersoy, Şair Raif adıyla romanda yer almıştır. Türk edebiyatında bir kişinin ya da ailenin değişimini kuşaklar üzerinden anlatan Üç İstanbul gibi başka romanlar da vardır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Kiralık Konak”, Orhan Pamuk’un “Cevdet Bey ve Oğulları” bu tarz romanlar arasında sayılabilir. Kurtuluş Savaşı Romanları Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban, Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye, Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler, Tarık Buğra’nın Küçük Ağa adlı romanı aynı konuyu ele alan eserlerdir. Ulusçu Bakış Açısı Sevinç Çokum d. 1943 Romanlarında sosyal ve tarihsel konulara yer verir. Konusunu yaşadığı dönemin sosyal ve siyasal olaylarından alan Zor’un ardından yazdığı belgesel hüviyetli Ağustos Başağı’nda Millî Mücadele döneminde cephede ve cephe gerisinde yaşanan olayları; Çırpıntılar’da parçalanmış aileleri ve göç dramını Avustralya’da ayakta kalmaya çalışan bir ailenin serüvenini anlatır. Biyografik Roman Türk edebiyatında biyografik türünde asıl ilk örnek, Hasan Âli Yücel’in 1897- 1963 yazdığı Goethe Bir Dehanın Romanı 1932 başlığını Emin Erişirgil’in 1891-1965 Ziya Gökalp Bir Fikir Adamının Romanı 1951 ve Mehmet Âkif İslâmcı Bir şairin Romanı 1956İlhan Selçuk’un 1925-2010 Yüzbaşı Selahattin’in RomanıHalikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın 1886-1973 Uluç Reis 1962 ve Turgut Reis 1966 romanlarıTahir Alangu’nun 1916-1973 Ömer Seyfettin Ülkücü Bir Yazarın RomanıOğuz Atay 1934-1977 imzalı Bir Bilim Adamının Romanı-Mustafa İnan 1975 romanı İslami Roman Rasim Özdenören Gül Yetiştiren Adam Yayımlanmış tek romanı Gül Yetiştiren Adam’da 1979 dindar kimliği sezdirilen kahramanın modernleşme, yanlış Batılılaşma ve kültürel yozlaşma karşısında kendi değerlerine sadık kalma çabasını hikâye eder. İskender Pala 1957- Eski edebiyatın anlatma formlarından yararlanarak divan kültüründen beslenen tezli romanlar kaleme alır. İlk romanı Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk 2003 bilimkurgu, mesnevi ve post-modern romanın kesiştiği bir eserdir. Romanda olay örgüsü, Fuzulî’nin sırrını saklayan Leyla ile Mecnun mesnevisi çevresinde romanı Katre-i Matem 2009, Lâle devrinde geçen gizemli bir olayı anlatır. Türk Oğuz Atay, Ferit Edgü, Vüs’at O. Bener, Demir Özlü edebiyatında özellikle 1950’li yıllarda örneklerini görmeye başladığımız modernist anlayışla eser veren sanatçılar arasında gibi isimler sayılabilir. Modernizm Akımı ve Modernist Roman XX. yüzyılda ortaya çıkan kuantum fiziğinin getirdiği bulgular, Heisenberg’in Hayzınberg Belirsizlik Kuramı ve Einstein’ın Aynştayn Görecelik Kuramı, insanoğlunun gerçek algısının parçalanması ve belirsizleşmesi sonucunu doğurmuştur. Bu yeni duruma göre gerçek; göreceli, parçalı bir olasılıktan başka bir şey değildir. Bilimsel alanda meydana gelen bu değişimin yanı sıra insanın kavrayamadığı karmaşıklıkta yeni teknolojik ürünlerin ortaya çıkması, insanoğlunun kendi ürettiği bu ürünler karşısında yabancılaşmasına, kendisini zayıf ve değersiz hissetmesine neden olmuştur. Bütün bu olgulardan başka I. Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkım ve felaketler insanın hayata karşı iyimserliğini, inancını temelden sarsmıştır. Modernist roman; bu yeni olgu ve gelişmelere koşut olarak parçalanmış gerçeklik karşısında kuşkucu ve tedirgin olan, iç dünyasına çekilen, yabancılaşan, toplumla çatışan, karamsar, bunalımlı, zayıf bireyi konu edinmiştir. Bu roman anlayışında kronolojik zamanda geriye dönüşler yapılmış, geleneksel anlatım ve yapıdan uzaklaşılmış, olay örgüsü ve mekân önemini kaybetmiştir. Modernist romancılar daha çok şiirsel söyleyişten, çağrışımlardan, mitlerden, alegorik anlatımdan yararlanmışlar; iç çözümleme, iç konuşma, bilinç akışı, geriye dönüş gibi anlatım tekniklerine başvurmuşlardır. Modernist romanın Batı edebiyatındaki temsilcileri; James Joyce Ceymis Coys, Franz Kafka Franz Kafka, Virginia Woolf Vircinya Volf, Marcel Proust Marsel Prost, Robert Musil Robert Muziil, William Faulkner Vilyım Folknır gibi yazarlardır. Türk edebiyatında ise Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Ferit Edgü, Adalet Ağaoğlu, Mehmet Eroğlu gibi yazarlar modernizmin etkilerini yansıtan eserler vermişlerdir. Oğuz Atay Tutunamayanlar Roman, genç bir gazetecinin yazdığı Sonun Başlangıcı adlı ön sözle başlar. Bu ön söze göre gazeteci, bir tren yolculuğu sırasında Turgut Özben adında bir mühendisle adlı roman modernizm akımının etkilerini yansıtmaktadır. Romanda kronolojik zaman akışında görülen kırılmalar; olay örgüsü, mekân gibi unsurlardan çok bireylerin iç dünyalarının, bunalım ve huzursuzluklarının, toplumla çatışmalarının öne çıkarılması; şiirsel söyleyişe, çağrışımlara yer verilmesi gibi özellikler bu romanın yapısını şekillendiren, modernist romanda bu özelliklerin yanı sıra modern romana özgü iç çözümleme, iç konuşma, bilinç akışı, geriye dönüş gibi teknikleri de adlı romanında yazar; yaşadığı toplumla uyuşamayan, onun yapay dünyasıyla çelişen ve bu yüzden hayata tutunamayan insanları konu edinmiştir. İç konuşma ve bilinç akışı gibi modern romana özgü anlatım tekniklerini kullanmıştır. Modernist romancılar; eserlerinde insanlarla sağlıklı ilişkiler kuramayan, toplumsal değerlerle çatışmalar yaşayan kahramanları sıklıkla işlemişlerdir. Yusuf Atılgan, Aylak Adam ’da ve diğer romanı Anayurt Oteli ’nde yarattığı kahramanlarla yabancılaşma ve yalnızlık temasını başarıyla işlemiştir. Aylak Adam ’ın kahramanı C. de yalnızdır. Babasından kalan mülklerin geliriyle herhangi bir işte çalışmadan yaşayan C., çağdaş bireyi bütün trajedisiyle yansıtmaktadır. C. yalnızlık, bunalım ve yabancılaşma temalarını temsil etmesiyle daha sonra yazılacak romanların benzer kişilerinin de öncülüğünü yapmıştır. Aylak Adam ’da bireyin iç dünyası başarıyla yansıtılırken modern psikolojiden de yararlanılmıştır. Romanda kadınlarla kurduğu ilişkiler, sert bir baba ve yumuşak anne/teyze kahramanlarına göndermeler yapılarak psikanalitik çözümlemeye yaslanacak şekilde anlatılmıştır. Aylak Adam ’da iç konuşma, geriye dönüş gibi modernizm akımının romanda sık kullandığı anlatım tekniklerine yer verilmiştir. Aylak Adam romanında kahraman C. yer yer kendi zihninde geriye dönüşler yaşar ve babası, teyzesi ve annesiyle ilgili anlık hatırlamalarıyla iç dünyasının sırları hakkında önemli ipuçlarını ortaya koyar. Postmodern Roman 1980’li yıllarda globalizm ve çoğulculuk düşüncelerinden etkilenilerek ortaya çıkan romancılık akımıdır. Bu romancılık anlayışında parodi, pastiş, metinlerarasılık vb. teknikler kullanılır. Türk edebiyatında İhsan Oktay Anar, Hasan Ali Toptaş, Oğuz Atay, Nedim Gürsel, Orhan Pamuk, Bilge Karasu, Pınar Kür, Selim İleri, İnci Aral, Buket Uzuner gibi birçok sanatçının romanlarında postmodernizm akımının etkileri görülmektedir. Latife Tekin Sevgili Arsız Ölüm Romanın karakterlerinden Huvat Aktaş, Alacüvek köyündendir. Arada bir köyüne gidip gelmekle birlikte aslında şehirde izolasyon ve boya işleri yapar. Huvat; şehirden köyüne gelirken köylülerin ilgisini çekeceğini düşündüğü soba, radyo gibi eşyalar getirir. Bir gün köye mavi bir otobüsle gelir. Otobüs, ilk defa böyle bir araç gören köylüler tarafından çok ilgi akımının özelliklerinin görüldüğü bu romanda köyden kente göç, aile içi çatışmalar, bir ailenin çözülüşü gibi gerçekler farklı bir bakış açısıyla olaylar parça parça ve birbirinden kopuk biçimde sıralanmıştır. Okur, bilincinde parçaları birleştirir. Böylece postmodernist romanlarda sıkça rastlanan okuru metnin içine çekme, metnin bir parçası yapma sağlanmış duygusu uyandıran ayrıntılardan bilinçli bir şekilde kaçınılmıştır. Bu şekilde romanın kurmaca olduğu okura metinde dikkat çeken önemli özelliklerden biridir. Bir durumu abartarak gülünç hale getirmek, absürt durumlar yaratarak eğlendirmek metnin mizahi yönünü gösteren unsurlardan zaman, mekân, olay örgüsü, karakter gibi temel ögeleri halk edebiyatına özgü bir anlatımla verilmiştir. Anlatım, masal ve halk hikâyesi gibi türlere ait unsurlarla zenginleşir. Yazar bu unsurları postmodern anlayışa özgü bir üslupla anlatır. Çünkü postmodernizm, eserin gerçekliğini kuşkulu ve sorgulanır hâle getirir. Metinde halk hikâyesinin özellikleriyle modern romanın özellikleri iç içe ve zamanda belirsizlik, olaylar arasında neden – sonuç ilişkisinin olmaması, sıra dışı olaylar, karakterlerin iç dünyasını, psikolojilerini çözümlemekten kaçınılması, somut bir dil kullanılması, karakterlerin davranışlarının betimlenmesi gibi unsurlar; metni destan, halk hikâyesi, efsane, masal gibi türlere yaklaştırır. Yazar düş ile gerçeği kendine özgü deyişlerle canlı ve etkili bir dille anlatmıştır. Bu anlatım özellikleriyle yenilikçi olan eser, 1980’lerde gerçekçi Türk roman geleneğinin sınırlarını aşarak Türk edebiyatındaki yerini almıştır. Cumhuriyet Dönemi Türk edebiyatında 1980’den sonra postmodernizm akımı etkili olmaya başlamıştır. Modern sonrası anlamına gelen postmodernizme göre hayat bir oyundur. Postmodernist romancılar; bir kısmını modernizmden devraldıkları metinler arasılık, kolaj, pastiş, üst kurmaca, parodi gibi anlatım tekniklerini yeni bir yorumla eserlerinde kullanmışlardır. Modernizmde de rastladığımız metinler arasılığı, postmodernist yazarlar zenginleştirerek kullanmaya devam etmişlerdir. Orhan Pamuk Kara Kitap Kara Kitap’ta on dokuzuncu yüzyıl yalınkat gerçekliğinden hissederek veya bilinçle veya içgüdüyle kurtulmaya çalıştığını söyleyen Pamuk, 1990 yazar için, doğunun mistisizmine yönelmek çıkış noktalarından çocukluk aşkı, arkadaşı, amcasının kızı, sevgilisi ve kayıp karısı Rüya’yı karlı bir kış günü İstanbul’da aramaya başlar. Okur, bu gizemli âlemin işaretleriyle dolu İstanbul’da, Galip’in araştırmalarını ve karşılaştığı kişileri izlerken, bir yandan da bu araştırmaları değişik işaretler ve tuhaf hikâyelerle tamamlayan köşe yazarı Celâl’in satırlarıyla karşılaşır. Bu araştırma Galip’i hem Rüya’ya hem de sanki hayatın içine gömülen kayıp esrara doğru çekecektir. Bu gizemli dünyanın kapılarını aralayacak olan sembollerin dilidir. Hasan Ali Toptaş Bin Hüzünlü Haz Romanın önemli tek kişisi Alaaddin gerçekçi bir kişi değil, bir simgedir. Fakat bu simgenin belli bir gösterileni yoktur; bu simge “her şeyi” göstermek üzere kurulmuş, değişmesi de her an muhtemel olan bir yüzer gezer bir simgedir. İhsan Oktay Anar Puslu Kıtalar Atlası Puslu Kıtalar Atlası’nın bilgisel arka planında mitolojiden, dine, efsanelerden, olguya, felsefeden, keşif ve rüyaya, modern bilimlerden mistik öğretilere kadar bir yığın kaynak Kıtalar Atlası, belirli bir anlamı sürekli kaybettirerek; herhangi bir gerçekliği temsil etmek yerine, istenildiği kadar gerçeklik kurulabileceğini göstererek var olan bir “anlatı”dır. Aşağıdakilerden hangisi postmodern roman eleştirisiyle ilişkili kavramlardan biri değildir? A Üst kurmaca B Metinler arasılık C Tekil bakış açısı D Çoğulcu bakış açısı E Metinsel yapıyı inceleme Dünya Edebiyatında Roman İspanyol yazar Cervantes’in Servantes Don Quijote Don Kişot adlı eseri, roman türünün başarılı ilk örneği kabul edebiyatında Victor Hugo’nun Viktor Hügo Sefiller, Notre Dame’ın Notr Dam Kamburu; Balzac’ın Balzak Vadideki Zambak, Goriot Goryo Baba; Flaubert’in Flober Madam Bovary Madam Bovari, Stendhal’ın Stendal Kırmızı ve Siyah, Zola’nın Zola Nana Nana;Alman edebiyatında Goethe’nin Göte Genç Werther’in Vertha Acıları, Thomas Mann’ın Tomas Man Buddenbrook Budenbrok Ailesi;İngiliz edebiyatında Charles Dickens’ın Çarlz Dikınz İki Şehrin Hikâyesi, Oliver Twist Olivır Tivist; Daniel Defoe’nun Denyıl Difo Robinson Crusoe Rabinsın Kruzo;Rus edebiyatında Dostoyevski’nin Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler; Tolstoy’un Anna Karenina, Savaş ve Barış; Gogol’un Ölü Canlar; Gorki’nin Ana, Benim Üniversitelerim; Turgenyev’in Babalar ve Oğullar;Amerikan edebiyatında Jack London’ın Cek Landın Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş; John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar, Gazap Üzümleri; Ernest Hemingway’in Örnıst Hemingvey Yaşlı Adam ve Deniz, Çanlar Kimin İçin Çalıyor;Kırgız Edebiyatında Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel, Beyaz Gemi adlı eserleri dünya edebiyatında roman türünün tanınmış Hemingway, 1952’de yazdığı Yaşlı Adam ve Deniz adlı romanında yaşlı bir balıkçının okyanusta geçen mücadele dolu birkaç gününü anlatmıştır. Bu romanda yazar kendi maceracı kişiliğini de yansıtmıştır. Eserde yenilgi, galibiyet, korku, cesaret, merhamet, talih gibi temalar çevresinde insanın mücadeleci yönü yansıtılmıştır. Bu eser, yazarın Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasında önemli bir rol oynamıştır. Eser, birkaç kez sinemaya uyarlanmıştır. Faysal DAL
This PaperA short summary of this paper37 Full PDFs related to this paper
Önceki yazıda Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı ÖABT Notlarım hakkında kısa bilgiler vermiştik. Bu bölümde ise Cumhuriyet dönemindeki şiir anlayışları hakkında bilgiler bulacaksınız. Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinin zeminini oluşturan koşulları tarihsel bir olgu olarak II. Mahmut devrinden cumhuriyete kadar, devlet ve toplum düzeninde yapılan iyileştirme girişimlerinin bir sonucu olarak değerlendirmek gerekir. Hatırlanacağı üzere 1850’lerden sonra, devlet sisteminde yapılan düzenlemeler, edebî alanda gerçekleşen radikal değişikliklerin temelini oluşturmuştur. Söz konusu değişiklikler diğer türlere oranla şiir alanında daha belirgin bir şekilde takip edilebilir. Bunda Türk okurunun nesir türleriyle yeni tanışmasının yanı sıra şiirle bin yıllık bir yakınlığının olması da etkilidir. Tanzimat Dönemi’nde Türk şiirinde, geleneksel konular büyük ölçüde terk edilir ve şiire toplum düzenini yakından ilgilendiren hak, adalet, özgürlük gibi sosyal içerikli kavramlar dâhil edilir. Servet-i Fünûn Dönemi’nde şiirin geleneksel şekil kalıpları da kırılır ve bunun yerine daha modern şekiller kullanılır. Şiirde Servet-i Fünûn’un devamı sayılan Fecr-i Âtî’de Ahmet Haşim’le, bireyin iç dünyasının öznel dili şiire şekil verir. Bu arada Mehmet Emin’le Türk şiirine yeni bir yaklaşım tarzı getirilir. Şairler arasında yaşanan hece-aruz, eski-yeni münakaşaları başka bir kanatta şiirin daha Türkçe, daha anlaşılır ve dolayısıyla daha sosyal bir şekilde ilerlemesini sağlar. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı her açıdan bir dönüm noktası olur. Türk toplumu ilk kez millet meclisiyle tanışır. Devletin yeniden güçleneceğine dair umutlar yeşerir. Ancak meşrutiyetin ilanından hemen sonra yaşanan savaşlar, toprak ve itibar kaybı, umutların yıkılmasına neden olur. Siyasal anlamda yaşanan bu hayal kırıklıkları hemen her alanda olumsuz etkiler yaratmış olmasına rağmen edebiyat alanında bu tarihe kadar görülmemiş bir yoğunlukta düşünce veriminin yaşanmasına vesile olur. Türk aydını, “Devlet bu durumdan nasıl kurtulur?” sorunsalına hızla ve çeşitli önermelerle çözümler üretmeye çalışır. Ortak amaç; ortak bir millet bilinci yaratarak en kısa zamanda bu kötü gidişatı durdurmaktır. Edebiyat bu süreçte sağlam bir araç olarak görülür. Ancak mevcut edebiyat dili, bu amaca hizmet edebilecek bir niteliğe sahip değildir. Halkın edebiyat dilinden anlamaması, edebiyatın etkin bir güç olarak kullanılmasının önünde büyük bir engeldir. Bu engeli ortadan kaldırmak, geniş halk kitleleri tarafından okunabilmek ve anlaşı-labilmek, böylece halk ile edebiyat arasındaki kopukluğu gidermek amaçlarıyla “Yeni Lisan” hareketi başlatılır. Bu hareket, cumhuriyetin düşünsel ve sanatsal olarak alt yapısını oluşturur. Yeni Lisancılar Ziya Gökalp önderliğinde Anadolu insanını kendi içinde değerlendirebilmek için halk edebiyatına ait dil, vezin, nazım şekilleri gibi şiirin şekline; halkın ilgilendiği konu ve tema unsurlarını bulmak için de şiirin içeriğine dair saha çalışması yaparlar. Böylece Türk şiiri daha millî bir yapıya kavuşturulur. Cumhuriyetin özellikle ilk on beş senesinde baskın olan şiir anlayışının temelleri böyle bir anlayışa dayanır. 1910-1920 yılları arasında, Cumhuriyet Dönemi Türk şiirini farklı bir kanattan etkileyen ve Mehmet Akif etrafında şekillenen İslami şiirin ilk örnekleri de verilir. Ayrıca bu yıllarda Türk şiirine kaynak arama düşüncesi, Nev – Yunanîler, Rübab ve Nayîler gibi kısa süreli edebî toplaşmaları meydana getirir. Bu yaklaşımlarla Türk şiirine yeni bir ses getirebilme çabaları, Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinde farklı bakış açılarının geliştirilmesi bakımından önemlidir. Cumhuriyet Dönemi Türk şiirini sanatsal ve estetik anlamda asıl yönlendirenler, yine bu yıllar arasında sanatlarının en olgun dönemini yaşayan Yahya Kemal ve Ahmet Haşim olur. Yahya Kemal ve Ahmet Haşim şiirin toplumsal şartlardan dolayı feda edildiğini düşünerek kendi şiirlerini estetik yanı ağır basan saf şiire adarlar. Onların bu bakış açıları Dergâh dergisi yıllarında pek çok genç şairi etkiler ve özellikle 1950 sonrasındaki şairlere, saf şiire ulaşmanın, şiiri yalnız şiir için yazmanın yol haritasını çizer. Cumhuriyet Dönemi’ne kadarki Türk şiirinin genel görüntüsünü birbirinden farklı duyuş tarzlarıyla ortaya konan bu şiir anlayışları oluşturur. Türk şiirinin kendi ses rengini arama faaliyeti Cumhuriyet Dönemi’nde de yine farklı anlayışların ortaya konmasıyla devam eder. Cumhuriyet Dönemi Türk edebiyatında görülen şiir anlayışları en genel hatlarıyla şu başlıklar altında değerlendirilebilir • Millî Edebiyat Anlayışının Sürdüğü Şiir Eğilimi İnkılapçı Şiir• Saf Şiir Eğilimi• Yedi Meşaleciler• Toplumcu Şiir• Garip Hareketi• Garip Dışındaki Yenilikçi Şiir• Mavi Hareketi• İkinci Yeni• İkinci Yeniden Sonra Toplumcu Şiir• Maveracılar• 1980 Sonrası Türk Şiiri Bu bölümler tek tek incelenecektir. takipçileri için sırayla bu bölümleri inceleyeceğiz. sonraki ders notu olan MİLLÎ EDEBİYAT ANLAYIŞININ SÜRDÜĞÜ ŞİİR EĞİLİMİ İNKILAPÇI ŞİİR başlığını okumak için tıklayın. henüz hazır değil hazırlanınca link aktif olacak siteyi takibe devam
1980 sonrası türk edebiyatında görülen sanat anlayışları